Evvabin / Çiğdem Tavkul
Sevdiğimin yaktığı mumdum. Yandıkça eridim, eridikçe ağladım. Gözyaşımda boğuldum. Alev almıştım bir kere ve bu ateş sönecek gibi değildi. Her nefes alışımda harlanan ateş içimi yakıyordu.. Avucuma su doldurup ağzımı çalkaladım. Burnuma çektim. Yüzümü, boynumu, kulaklarımın içini, kollarımı, ayaklarımı yıkadım. Olmadı suyun altına attım beni. Hava birden karardı. Güneş her zamankinden hızlı batmıştı sanki.
Elimin tersiyle dünyayı arkama atıp ellerimi üst üste koyup göğsümdeki kalbi avuçlarımla sakladım. Gözlerimi kapadım. Gözlerimi kapamamla ayağımın altındaki halı çekildi sanki. Sendeledim. Düşmemek için kalbime tutundum. Kalbim durmuştu. Hiç hareket etmiyordu. Yumruklamaya, tekrar çalışsın diye avucumun içinde sıkmaya başladım. Olmadı. Onca keder yaşamış, bir beşerin aşkıyla yıllarca için için yanmış kalbim, avucumun içinde bir et parçasına dönüşmüştü.
Birden bire karşıma yan yana iki kapı çıktı. Soldaki kapıyı açtım. İçeri girmeden başımı uzatıp içeri baktım. Bir hastane odasındaydım. Ailem ve yakın arkadaşlarım da odadaydı. Yatağımın başında biri Kur’an-ı Kerim okuyor, diğerleri ağlıyordu. Ayaklarım birbirine dolaşmıştı. Melekler yüzümü tokatlayarak, sırtıma vurarak, avuçlarımda saklamaya çalıştığım canımı çekip almaya çalışıyorlardı. Ama odadakiler bana neler olduğunu göremiyorlardı.
Odadakiler maddi ve manevi azabımdan, ölüm meleklerinin canımı bedenimden nasıl acıyla ve aşağılayarak çıkardıklarından habersiz, yataktaki cesedime bakıp huzurlu bir şekilde öldüğümden bahsedip dünyevi acılarını hafifletmek için kendilerini teselli ediyorlardı. Ruhumun büyük acılar içinde kıvranarak ölümünü tatmasını görmek istemiyor ama gözlerimi hareket ettiremiyor, seyretmeye mecbur kalıyordum. Beni kurtaracak kimse yoktu. Canım köprücük kemiğime dayanmış ve alınmıştı. Ölüm meleklerinden biri “Son müdahaleyi yapacak kim?” diye sordu. İşte o zaman benim için gerçek ayrılığın ne olduğunu anlamıştım. Gerçeğin verdiği büyük pişmanlıkla beni dünyaya geri yollamalarını ve kula kulluk ettiğim, koca bir ömrü bir beşerin aşkıyla heba ettiğim, yedeği olmayan dünya hayatını har vurup harman savurduğum için ağlıyor, yalvarıyordum ama artık çok geçti ve bu yalvarışım kabul edilmedi.
Artık bedenimle ilişkim kalmamıştı. Yıllarca “ben” dediğim bedenim, bir et yığınına dönüşmüştü. Bir sürüngenin deri değiştirmesi gibi ruhum bedenimi terk etmişti. Hastane odasındakiler “Doktor doktor!” diye çığlık attılar. Doktor odaya geldi. Bileğimi tuttu. Göz bebeklerime baktı. Yüzüne üzgün ifadeyi yapıştırıp “Başınız sağ olsun!” dedi. Oda çığlıklara boğuldu. Birkaç gün sonra dinecek gözyaşları içinde feryat figan ettiler. Hasta bakıcılar sedye getirdiler. Yataktaki et yığınımı çarşafa sarıp sedyeye attılar. Asansörle morga giderken hasta bakıcılar başhemşireyi çekiştirdiler. O gece morgta kaldım. Her yer kapkaranlıktı…
Devamı Gönül Dergisi 1.Sayımızda
