Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ertan Balaban'dan Gençlere ve Sporculara Tavsiyeler Asla Pes Etme!

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ertan Balaban'dan Gençlere ve Sporculara Tavsiyeler Asla Pes Etme!

Asla pes etmemek sizin için ne anlama geliyor? Bu felsefenin, bu düşüncenin temelinde sizce ne yatıyor?

Pes etmeme konusunda sporcu olmamın büyük bir avantajı var. Çünkü bizim sporlarımızda özellikle Jiu Jitsu’da birisi sizi boğmaya kalkıştığında, pes etmeden rakibin yorulmasını bekliyorsunuz ve maçı döndürmeye çalışıyorsunuz. Burada fiziksel bir mücadele var. Gerek MMA’da gerek Jiu Jitsu’da böyle pes etmemem gereken yüzlerce anlarım oldu, her ne kadar mücadele etsem de maç bittiğinde “Aslında biraz daha dayanabilirdim.” gibi düşüncelere kapıldım. Fakat zamanla mücadele esnasında orada beklemeyi, rakibin ellerini yormayı ve üste çıkmayı öğrendim. Burada öğrendiğim mantaliteyi sadece sporda değil; iş hayatımda, aile hayatımda, sosyal hayatımda, her yere uyguladım. Hayatta bazen işlerin kötüye gittiği zamanlar oluyor ve insan bazen düşebiliyor, işte böyle anlarda aynı maçlardaki gibi pes etmeden doğru zamanı beklemeyebilmek, sabırlı olmak çok önemli. Dövüşçü mantalitesini kendi hayatıma formalize ettim diyebilirim.

Pes etmemek konusunda somut öneriler, stratejiler konusunda gençlere nasıl tavsiyeleriniz olur?

Hayat inişler ve çıkışlarla güzel. Yani her vaktimiz, her günümüz güzel geçseydi kıymeti bilinmezdi. Tabii geri dönüşü olmayan olumsuz şeyler yaşamak istemem, kimsenin de yaşamasını istemem. Özellikle sağlık ile ilgili. Ama günün sonunda kötü günler, iyi günlerin habercisidir. Her inişin bir çıkışı vardır. O yüzden kötü günlerde karamsarlığa kapılmadan iyi günlerin geleceğini ve o kötü günlerin esas bizi güçlendirdiğini düşünürsek daha dayanıklı oluruz. Çünkü olgunlaşmak ya da yeni bir şeyler öğrenmek hep böyle zor zamanlarda oluyor. O yüzden ben olaya şöyle bakıyorum: İyi geçirdiğim zamanları keyif aldığım, kötü geçirdiğim zamanları da olgunlaştığım zamanlar olarak değerlendiriyorum. O zaman daha kolay atlatıyorum.

Hedeflerinize ulaşma yolunda motivasyonunuzu kaybettiğinizde veya pes etmeyi düşündüğünüzde kendinizi nasıl motive ediyorsunuz?

Bu güzel bir soru. Üniversitelerde de bu soru soruluyor. Bunun sebebi genç arkadaşların hedeflerinden şaşmaları ya da motivasyonlarını kaybetmeleri oluyor genellikle. İnsanlar zannediyor ki; biz her sabah yataktan kılıç-kalkanla savaşmaya hazır bir şekilde uyanıyoruz ve motive olmaya ihtiyaç duymayan çelikten insanmışız gibi düşünüyorlar. Ama öyle değil. Etten kemikten oluşan herkes bir noktada motive ya da demotive olabilir. Ama şu önemli bir şey: Neden başladığını unutmamak!.. Örneğin, fitness yapıyorsunuz ve forma girmek istiyorsunuz. Forma girmek istediğim vücudu görmek için bazen telefonumda arka plan fotoğrafı yapıyorum. Ya da iş hayatında nereye gitmek istediğimi hep kendime hatırlatıyorum. Arabayla bir yere gitseniz, varacağınız noktayı belirlediğiniz zaman mola bile verseniz, rota belli olduğu için kaybolmazsınız ama böyle yola çıkıp gezmeye başlarsanız kaybolursunuz. O yüzden hedefinizi ve neden başladığınızı hatırlamak bazen o düşüşlere iyi gelebiliyor.

Hayatınızın iniş ve çıkışlarını bir kalp atışı metaforuyla açıklıyorsunuz, bunu biraz daha açabilir misiniz?

İnsan psikolojisi öyle bir şey ki insan nefsi kısa vadeli ve iyi şeylerden hemen doyuyor. Özellikle maddi şeylerde bu böyle ama manevi şeylerde bu şekilde değil. Mesela, bir araba alıyorsunuz, 2-3 hafta kullanıyorsunuz, normalleşmeye başlıyor ya da bir eve taşınıyorsunuz, ilk birkaç hafta çok mutlusunuz ama sonra normalleşmeye başlıyor. Her şey her zaman iyi olduğunda manevi olarak artık o mutluluğun tadına varamıyorsunuz. O yüzden kalpteki o ritim, aslında bizi hayatta tutan şey. Çünkü mutsuz olduğumuz zaman mutlu anların kıymetini biliyoruz. Yine söylüyorum geriye dönüşü olmayan, travmatik veya sağlıksal sorunlar dışında -Allah kimsenin başına vermesin- çok da zor zamanlardan nefret etmemek lazım. Bizim zorluklara, zor zamanlara ihtiyacımız var. O yüzden kalp atışı aynı hayatın döngüsü gibi.

Profesyonel dövüşçülük kariyerinizde “Asla pes etme!” felsefeniz size nasıl yardımcı oldu? Unutamadığınız maçlardan, dövüşlerden örneklerle anlatabilir misiniz?

Başarısızlık hikâyemden örnek vermek istiyorum. Başarıyı örnek vermek kolay. Avrupa şampiyonasına hazırlanıyordum, vizeler alındı. Aylarca antrenman yaptım. Öğrencilerimi oraya götürdüm. Eşim ilk defa beni izlemeye gelmişti. Portekiz’e gittik. Bütün dünya, Avrupa şampiyonası için oraya gidiyor, stres yaptım tabii. Hem eşim beni izliyor hem öğrencilerim seyirci diye hem de oraya vize alıp, uçak bileti alıp gitmek maddi-manevi olarak gerçekten zor bir süreçti. Jiu Jitsu’da da yenildiğiniz anda eleniyorsunuz. O yüzden ilk maçta çok stres yaptım. Rakibin altında idim. Normalde antrenmanda hiç pes etmeyeceğim bir durumdu. Belki kendi kendimi sıktım diye belki rakibin baskısı üzerine kendi baskım da eklenince pes ettim. Ve ilk maçta böyle elendim. O kadar üzüldüm ki... O kadar hazırlandım, gittim... 3 dakikalık bir deneyim oldu benim için. Ama o rakip ile 15-20 kere minderde karşılaşsak teknik olarak çoğunu ben kazanırım, ona emindim. Orada şunu öğrendim: Demek ki karşı taraftan gelen baskı dışında kendimizi de biraz rahatlatmalıyız, stresten uzak tutmalıyız ki o baskılara boyun eğebilelim. İşte o yenildiğim maç, bana pes etmemeyi öğretti. Asıl öğretici olan yendiğim maçlar değil, yenildiğim o maç oldu. Yendiğim maçlar bana çok normal geldi ama o yenildiğim maç, benim içime ukdedir. Her şey çok güzel olacak diye maça gittik ama o tecrübe 3 dakika sürdü benim için. Sonraki maçlarımda hep o maçı hatırladım. Alttayken bekledim, dedim ki: “Bu adamın elleri yoruluyor. Ben pes etmeyeceğim.” O maç benim için çok büyük bir öğretiydi.

Çocukluğunuzda yaşadığınız bir hastalıktan bahsettiniz. Bu deneyim, 'asla pes etmeme' felsefenizi nasıl etkiledi? Bu hastalık dönemi size neler öğretti?

Çocukluğumda çok travmatik şeyler var. Çok sık hasta oluyordum. Annem üstüme çok düşüyordu ve 70 kişilik sınıfta belki de fiziksel olarak en güçsüz çocuk bendim. Sınıfta kim sporcu olacak deseniz belki de son beşten biri bendim. Babamdan kaynaklı olarak o kadar sporcu genlerim var ama o tarzda büyümedim. Onun dışında Amerika’ya gittim. Amerika’da yaşadığım streslerden ve yoğunluktan dolayı bir tiroid hastalığım oldu. Zayıflamıştım, çok zayıftım. Sonra Türkiye’ye geldim, tedavi görmeye başladım. Ağırlık antrenmanı yapmaya başladım. Tekrardan dövüş idmanları yaptım ve Türkiye’deyken de Avrupa’da dövüşmeye başladım. O zayıfladığım ve o sağlığımın bozulduğu süreçte bir deri bir kemik kalmıştım. Artık arkadaşlarım çok hasta olduğumu düşünmeye başlamışlardı. Doktorum da bana “Bu hastalık zor bir hastalık, nabzın bir çıkıyor bir iniyor. O yüzden böyle ağır sporlar yapamazsın.” demişti. Ancak, aradan 25 yıl geçti ve ben hâlâ bu sporları yapıyorum. Bence mental kuvvet çok önemli. Doktorlara inanmıyor değilim ama avukat da olsa, doktor da olsa, anne baba da olsa, her zaman son kararı kendi aklım, zihnim verir. O da pes etmemek üzerine.

“Asla pes etme!” felsefesi çocuklara, gençlere nasıl öğretilebilir?

İlk aklıma gelen şu: Eski nesillerde demir ustaları, marangozlar, dericiler ve çobanlar gibi uzun yıllar deneyim gerektiren meslekler vardı. Ustalaşmak için, başarılı olabilmek için, para kazanabilmek için birçok açıdan 40 yıl boyunca aynı işi yapıyorlardı. Bizim nesil ve bizden biraz daha genç olanlara baktığımızda, 5-10 yıl aynı şirkette çalışmak başarı kriteri olarak görülüyor. “Vay be, bu firmada bayağıdır çalışıyorsun.” diye. Bir işveren olarak genç jenerasyona bakıyorum, birisi 2 sene çalışsa, “Uzun zamandır bu şirkette çalışıyor.” diyorlar. Fikirler çok çabuk değişiyor, motivasyonlar çok çabuk değişiyor. Fakat orada şöyle bir tehlike var. Şirket açısından değil, kişi açısından. Ben işimi kurduğum ilk 7 sene hesap yaptım, para kazanmamışım. Şimdi burada çalışan bir gencin ilk 7 sene para kazanmadığını hayal edemiyorum. İlk 6 ay para kazanmadığı zaman zaten pes ediyor ve o işi yapmak istemiyor. O işte iyi olduğunu duyurması lazım. O işte tecrübelenmesi lazım. İsmini duyurması lazım. Onun için de zaman gerekiyor. Yeni jenerasyonun da tabii ki çok hızlı yapabildikleri şeyler var. Teknolojiyi bizden daha iyi kullanıyorlar. Bizim onlardan öğrenmemiz gereken şeyler var, ona katılıyorum. Üniversitelerde konuştuğumda da aynı şeyi vurguluyorum: Kuşkusuz bizim gençlerden öğreneceğimiz çok şey var, ancak onların da bizden sabırlı olmayı öğrenmeleri gerekiyor. Gençlerin, 40 yıllık ustaların deneyimini ve üç nesil boyunca ayakta kalan şirketlerin süregelen başarısını görüp anlamaları önemli. Bir kişinin herhangi bir alanda başarıya ulaşması, o alanda uzun süreli ve istikrarlı bir çaba göstermesine bağlıdır. Yeni jenerasyonda biraz sabırsızlık görüyorum. Gençlere en büyük tavsiyem, daha sabırlı olmaları ve bazı şeylerin zaman içinde olgunlaşmasına izin vermeleridir.

Sporun insanın iç dünyasına, sosyal ilişkilerine, kendi ile olan ilişkilerine katkıları konusunda neler söylemek istersiniz?

Sporun faydalarını özellikle çocukların akademik performansında gözlemliyoruz. Dikkat çekici bir nokta, agresiflik ve öz güvensizliğin birbiriyle yakından ilişkili olmasıdır. Kendine güvenen bireyler, genellikle daha sakin bir tavır sergiler ve agresif davranışlardan kaçınma eğilimindedir. Yıllardır süregelen deneyimlerim sayesinde, fiziksel yeteneklerim, el becerim ve kendimi koruma konusunda öz güvenim oldukça yüksek. Ama yine de hiç tartışmaya girmiyorum. Bunun en büyük sebebi sakin kalabilmemdir. Korku, vücudumuzda bir dizi fizyolojik tepkiyi tetikler. Adrenalin hormonu salgılanır, göz bebekleri büyür ve böbrek üstü bezleri daha fazla adrenalin üretir. Karaciğer glikoz salgılayarak vücuda ani bir enerji ve güç verir. Bu sırada beyne aşırı miktarda şeker gider ve nabız hızlanır. Tüm bu değişimler, kişinin sağlıklı düşünme ve doğru karar verme yeteneğini zayıflatır. Sonuç olarak, bu yoğun fizyolojik durum, sinirsel gerginliğe ve hatta kavgaya yol açabilir. Bu durumun temel nedeni, kişinin sakinliğini koruyamamasıdır. Ancak, dövüş sporlarıyla uğraşıp bu tür durumları sahada deneyimlediğinizde, stresli anlarda dahi daha sakin kalabilme ve net düşünebilme yeteneği kazanırsınız.

Öz güven ve sakinlik insanı kavgadan uzaklaştırıyor. Dövüş sporlarının asıl faydası, kişiye düzenli antrenman yoluyla sakin kalma, doğru karar verme ve öz güven kazanma becerilerini aşılamasıdır. Bu nedenle, çocukların bu tür sporları yapması büyük önem taşır. Hayatta karşılaşabilecekleri zorlu durumlar öngörülemez olsa da, bu sporlar sayesinde hem kendilerini koruyabilirler hem de kolay kolay kavga etmezler.

Türkiye'de sizce dövüş sporlarına ilgi nasıl?

Dövüş sporlarına olan ilgi oldukça yüksek. Bu ilginin kökleri, bir önceki nesile kadar uzanıyor. Örneğin, babalarımızın döneminde Muhammed Ali’nin boks maçları ve Rocky film serisi büyük bir popülerlik kazanmıştı. O zamanlar dövüş sporlarına olan ilgi doruk noktasındaydı. Ancak, ülkemizde bu alandaki bilgi birikimi ve altyapı, diğer ülkelere kıyasla henüz yeterli seviyede değil. Nitelikli antrenör sayısının azlığı, kulüp ve sponsorluk imkânlarının kısıtlılığı, ayrıca sporcuların katılabileceği turnuvaların ve kazanabilecekleri ödüllerin sınırlı olması nedeniyle, dövüş sporlarının sportif anlamda henüz istenen düzeyde gelişemediğini düşünüyorum. Ben 2007 yılında Amerika’dan geldiğim zaman içimde bu sporları büyüteceğim, Amerika’daki gibi dünyaya tanıtacağım diye ideallerim vardı. Bu alanda gelişim sağlamak için elimden gelen her şeyi yaptım. Belgeseller hazırladım, bizzat müsabakalara katıldım ve bir spor salonu kurarak insanları eğitmeye başladım. Ancak zaman içinde yaklaşımım evrildi. Sonuç olarak, kurduğum spor salonunu sadece dövüş sporlarıyla sınırlı tutmayıp çeşitli spor dallarını kapsayan çok yönlü bir tesis haline getirdim. Ülkemizdeki nüfusa oranla dövüş sporlarının gelişimi henüz istenen düzeyde değil. Buna rağmen, bu sporlara karşı ciddi bir ilgi mevcut. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz: Bir parkta insanlar basketbol, futbol veya voleybol oynarken bir tartışma çıksa, herkesin dikkati hemen o yöne kayar. Bu durum, insanların dövüş sporlarına olan doğal ilgisini gösteriyor. Ancak bu ilgiye rağmen, dövüş sporlarında hem sportif başarı hem de yetişmiş sporcu sayısı açısından hâlâ eksiklikler var.

Profesyonel müsabakalar ile sokak kavgaları arasında zihniyet, yaklaşım, felsefe ve psikoloji açısından büyük farklar bulunuyor. Dövüş sporlarıyla ilgilenen kişilere bu konuda nasıl bir tavsiyede bulunursunuz? Bu önemli ayrımı nasıl açıklarsınız?

Bu konu ile ilgili Instagram’da bir video paylaştım. 2.5 milyon kişi izledi ve binlerce yorum geldi. Bunun en büyük sebebi insanların bu konuya ilgi göstermeleri. Orada şunu söyledim: Ben bazen kendime güvenmiyorum, siz hiç güvenmeyin çünkü şu çok tehlikeli bir şey. Kendi spor salonumda insanlara sokakta kendilerini nasıl koruyacaklarını değil; boks, güreş ve Jiu Jitsu gibi sporları öğretiyorum. Elbette, bu sporları yapanların, sedanter bireylere kıyasla kendilerini koruma becerileri daha yüksektir. Özellikle karşı tarafın herhangi bir silahı yoksa, dövüş sporu yapan birinin şansı çok daha yüksek olur. Fakat yine de bu şanslı demektir anlamına gelmiyor. Çünkü sokakta kazanan her zaman kaybedecek şeyi az olan insandır. O yüzden bildiğiniz dövüş sporlarına bakmayın. Bence o teraziye koyarken şuna bakın: Benim kaybedecek neyim var? Kaybedecek hiçbir şeyin yoksa devam et, ileri yürü. Ama eğer evde bir evlat bekliyorsa, eşin bekliyorsa, annen-baban merak ediyorsa o kavgadan kaybeden olarak çıkabilirsin. Sokak hiçbir zaman adil değil. Ben insanların dövüş sporları yapıp da sokakta kendilerini şanslı görmelerini önermiyorum. Hiçbir zaman bu konuda kendime güvenmedim.

Bu ülkede kendilerini korumayı en iyi bilen insanlar sokakta öldü. Onlar böyle talihsiz olaylar yaşadıysa herkes yaşayabilir. Tabii ki öz güven iyi bir şey, bunda şüphe yok. Ama işte burada tehlikeli bir nokta var: Bu sporları yapanların “Artık kendimi koruyabilirim.” diye düşünmesi. Özellikle de gençlerin böyle düşünmesi çok riskli. Şunu unutmamak lazım: Kavgada kazanan diye bir şey yok aslında. Günün sonunda karşı tarafa zarar verecek olursak: 1. Vicdanen yaralıyoruz, 2. Kanunî olarak başımız belaya girebilir, 3. Kaybedecek olursak bu kez fiziksel olarak başımız belaya girebilir yani yaralanabiliriz. O yüzden bütün senaryolarda kavga kötü bir şey. Namusumuza, şerefimize, ailemize bir şey gelmediği sürece sakin kalmalıyız.

Savunma sporlarına başlamak isteyen gençlere özellikle ne tavsiye edersiniz?

Gençler hangi sporu seviyorlarsa onu yapsınlar. Çünkü bazen görüyorum, anne babaları veya arkadaşları tavsiye etti diye bir spora başlıyorlar. Ama sonra o spordan zevk alamıyorlar ve bırakıyorlar. Herkesin sevdiği spor dalı farklı olabilir. Kimi yumruk atmayı sever, kimi güreşmeyi. Bazıları için Jiu Jitsu bir nevi satranç gibidir, onu tercih ederler. Hatta kılıç ya da sopa kullanmaktan hoşlananlar da vardır. Yani anlayacağınız, her birinin kendine göre bir tadı, bir keyfi var. İnsan tekrar ederek bir şeyi çok iyi yapabiliyor. O yüzden önce hepsini denesinler, sonra çok sevdikleri bir şeyde ustalaşsınlar. Bazen bir sene boyunca farklı dalları denediği halde bırakmak zorunda kalanlar oluyor çünkü hiçbir dalda ilerleyemiyor. Bu işin kolayı yok aslında. Kendi deneyimimi anlatayım: Ben şimdi 6 ay antrenman yapmasam bile, her gün çalışan biriyle rahat rahat antrenman yapabiliyorum. Öğrencilerim bazen şaşırıp soruyorlar, “Hocam, 6-8 aydır yoktunuz, nasıl hâlâ formdasınız?” diye. İşin sırrı şu: Ben bu spora 25-30 yılımı verdim. Artık bu spor benim için bisiklete binmek gibi bir şey oldu, ara versem de unutmuyorum. İşte bu yüzden diyorum ki, sürekli tekrar etmek, pratik yapmak çok önemli. Sevdiği branşı seçsinler ve orada ilerlesinler. Şıpsevdi olmaya gerek yok.