Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

En Yaratıcı Kılıfların Sahibi Haset

Bu Yazıyı Paylaşın:
En Yaratıcı Kılıfların Sahibi Haset

Yaşadığımız şu dünyada neyin iyi neyin kötü olduğunu ayırt etmeye çalışırken, ayırt ettiklerimiz içindeki kavram kargaşalarını algılamaya çalıştıkça Heisenberg’in Belirsizlik İlkesinde belirttiği gibi flulaşıp daha karmaşık bir hale geliyor. Çünkü herkes her şeyi işine geldiği gibi yorumluyor. Daha doğrusu doğru tanımlar anlaşılamadığı için tanımsızlık ortamında daha belirsiz hale geliyoruz.

Bazen içeriğinin tam açılmaması ve püf noktasının anlaşılamadığı mevzular, kendine yontan sığ beyinlerin avuçlarına düştüğünde istenilen hale getirilip birçok insanın damağına tat vermeden, anlaşılmadan gelip geçiyor.

Yaşanılan olaylardan oluşturulan kavramların günümüz tasviri adeta orijinalinin tersini empoze ediyor. Mesela merhameti ve hilmi ele alalım. Merhamet ve hilm sahibi bir kişinin, karşısındaki insana gücü yettiği halde Allah rızası için Allah’a duyduğu sevgiden ötürü öfkesine sahip çıkması, daha sonrasında da merhamet edip yüzüne vurmamasıdır ve o insanın güzel taraflarını görüp sevmeye devam etmesidir. Bu, mazoşistlik değildir. Biz burada kendi değer ve kıymetimizi bilerek zillete düşmeden ancak kendi acziyetimizi de bilerek, yani Allah yardım etmezse aynı hatalara düşebileceğimizi bilerek o insana merhamet ederiz. Ancak şimdi baktığımızda merhamet algısı; sümsük, zilletli Müslüman profili çiziyor. Mecbur kaldığı için ya da menfaatleri gereği karşısındakine susan insana, yani Allah’a karşı kendini aciz hissettiği için değil kula karşı kendini aciz hissettiği için ses çıkarmayana merhametli ya da duruma göre hilm sahibi diyoruz. Tabi böyle bir merhamet algısı da olması gereken halini bilmediğimizden doğru gibi gelebilir. Ancak sezgisel olarak bir şeylerin yanlış olduğunu hissederiz. Buradaki Müslüman profili zayıf ve aptalcadır aslında, ya da merhamet ettiğini iddia eden kişi kibriyle kendini ululuyordur. Çünkü karşısındakine bakış açısı; “Bak o kadar iyi bir insanım ki sana bir şey demiyorum, Allah için demiyorum ya da aciziz ben de düşebilirim.” değil, “Ben mükemmelim ondan.” Bu profili en çok da İslamî içerikli dizilerde ve filmlerde ya da burnumuzun dibinde görüyoruz.

İşte bu tarz kargaşalar insanın, bin bir yüzü olan nefsle mücadelesini yarım bıraktırır. Daha kötüsü ise devam ettiğimizi zannedebiliriz. Nefsle mücadelemiz yoksa bile en azından işin doğrusunu bilmeliyiz. Yoksa her gün ekranlarda izlediğimiz abuk sabuk insanların yorumlarıyla, duruşlarıyla hayatımızı şekillendirmeyelim. Ancak maalesef ki şekillendiğini gördükçe, kendinden bir haber insanların sahtekârlığa boğulmuş doğruculuk oyunları insanın kulaklarından duman çıkarttırıyor.

Bu hususta en çok kargaşaya uğrayan hastalıklardan biri de hasettir. Haset; karşısındaki insana bin bir bahane bulup seni sevmeyeceğim diyen bir hastalıktır. Altında sevgisizlik yatar. Ancak bu hastalık, o dibindeki katıksız sevgisizlik gibi değildir. Birini sevmezseniz ondan uzak durursunuz olur biter. Ancak haset böyle değildir. Haset, karşısındakini bitirmek ister ya da hep gerisinde kalmasını. Ancak bunu yaparken öyle saçma bahaneler uydurur ve kendi de o kadar inanmıştır ki hasede uğrayan insan bile karşısındaki insanın içindekinin haset olduğunu anlayamaz ve o da sebeplere takılır. Hatta kendini ispat etmeye çalışır. Böylece belirsizlikle gelişen insani ilişkiler yıpranmaya başlar. İnsanların en sonunda karşılıklı olarak birbirlerine nefret duymalarına sebep olur.

Bu sorunu ancak kendine karşı dürüst olan insanlar çözer. Dürüst olanlar; gerçekten Allah’tan yana tavır koyanlar, iyiliği tercih edenler, gereksiz çatışmalar istemeyenler, kendini değiştirmeye gerçekten açık olanlar… Böyle insanlar önce karşısındakini gerçekten itip kakacak ve kötü davranacak, onu istemeyecek sebeplerin var olup olmadığına bakar ve var olsa dahi bunları gerekçe göstererek nefsinin arkasına sığınmaz. Kimi zaman müdahale etmesi gerekebilir ancak gene de kendi nefsini kerih görmekten vazgeçmez. Yoksa değil var olan bahaneleri, olmayacak sebeplerden bile karşımızdakini kabul etmez, hırpalarız. Şeytanın Adem (a.s)’ı kabul etmemesindeki sebep haset, hasedine kılıfıysa ateşin topraktan üstün olduğu bahanesiydi. Olmayan bir gerekçe sunarak şeytan hasedini gizlemeye çalışıyordu. Yani kendisine hiçbir zaman dürüst olamadı, çünkü amacı kendi benliğiydi. Baktığımızda bu durum Adem (a.s.) imtihanında ortaya çıkan bir şey değildi aslında. Allah’a hizmet ve ibadet adı altında o hep kendine çalışıyordu. Sonuçta da kibri müsaade etmiyordu gerçek secdeye.

Tabi insan, benliğini ortaya koyma gibi ya da ortaya koyduğu benliği korumak için de birtakım savunma mekanizmaları oluşturabiliyor. Bu ihtiyaçların giderilmesi noktasındaki psikolojik etmenler nefsî marazlarımızı tetikliyor. İnsan, benliğini en doğru şekilde ortaya koyduğunda ve halinden memnun olduğunda haset etmesi zordur. Buradaki razı olma ve şükretme hali de kaderine boyun eğmiş zavallı insan modeli değildir. Allah’ın senin hakkında en iyisini bileceğine güvenme hissidir. Teslimiyettir. Aslında bugün psikologların ya da psikiyatristlerin insan sorunları hususunda geldikleri temel nokta teslimiyet oluyor. İnsanın ancak bu şekilde rahatlayabileceğini söylüyorlar.

Yani psikolojimizin sağlam olması, belli bir özgüvene sahip olmamız, kendi değerlerimizin farkında olmamız, dürüst olmamız, benlik davasında olmamamız, şükür ve rıza halinde olmamız her şekilde haset etmemizi engeller. Diyebilirsiniz ki bunlardan birini yapmamak bile büyük sorun –ki hepsi aynı kapıya çıkıyor zaten- niye illa haset etmeyelim diye yapalım? Çünkü haset kadar anlam kargaşası ortaya çıkartıp cahil insanları peşinden sürükleyen, insanların birbirlerini kullanmasına zemin hazırlayan başka bir hastalık yoktur. Ancak insanı eninde sonunda hem kendiyle hem başkalarıyla mutsuz kılar.

Allah format gereği bizi birbirimize muhtaç yaratmıştır. Ancak çekirdekte gene kendimizle mutlu olmadığımızda kimseyle de olamayız. İnsan huzurlu olabilmek için önce kendiyle anlaşabilmeli, her şeyiyle anlaşabilmeli. Benim burnum böyle, ağzım böyle, saçım böyle, boyum posum böyle… Biri bizi bu yüzden, değiştiremeyeceğimiz şeyler üzerinden beğenmeyecek, tercih etmeyecek ya da arka sıraya atacak korkusuyla sürekli gereksiz kompleksler içinde haset ederek en başta kendimiz ve sonra başka insanları huzursuz ederek yaşayamayız. Kendimizi fiziki ve manevi tüm hallerimizle bütün olarak sevmeliyiz. Çünkü Allah bizi sevmiş, değer vermiş ve yaratmış ve olabileceğimiz en güzel halimizle yaratmış. Evet kusurlar var. Ancak o kusurları görme sebebin, başka insanların görmesinde. Seni bir bütün halinde görmeyip kusurlarına takılan insan seni gerçek manada anlayabilecek mi ya da sevebilecek mi ki bu kadar değer veriyorsun? Tamam, format gereği birbirimize de ihtiyacımız var. Ancak insanlar bu konuda seni anlamayıp zorluyorsa sen de kimseyi ilah edinmeyecek ve gerçek ilahına yüzünü döneceksin ki sana en iyi değeri hakkıyla o biçer. Bu imtihanlar bize kimi ilk sıraya almamız gerektiğini gösteriyor. Allah en çok kendisine muhtaç yarattı bizi, hatta gerçeği tam manasıyla idrak edebilirsek bir tek kendine muhtaç yarattı. Tabi insan, Allah’ı sevip “O benim için en uygun şartları vermiştir.” diyen bir güvenle yaşamazsa dünyanın en güzel insanı da olsa en zengini de olsa gene de kendiyle mutsuz olur ve haset etmeye devam edebilir. Yani şifa Allah sevgisinde. Bu sevgi olmadığı takdirde şeytan gibi saçma sapan bahaneler bulur, Allah’a olan sevgisizliğimiz için kulu bahane eder, hıncını da gene kuldan çıkartmaya çalışırız. Bu sebeple de kötüye iyi, iyiye belirsizce kötü anlamlar yüklenmiş ve böylece çivisi çıkmış dünyanın içinde ya ellerini yumruklarını sıkarak “Sabır ya Rab sabır!” diye ya da içine girmiş ve kaybolmuş bir şekilde yaşam mücadelesi veriyoruz.

İnsanın memnuniyetsizliğiyle oluşan bu haset hali imanlı bir insan için anlaşılmaz bir durum aslında. En akıllı olmak, en güzel olmak, en zengin olmak… Yetecek kadar olsun nağmeleri zamanla geçerliliğini yitiriyor ve yetmiyor. Nefsinin azgınlığının farkında olmayan insanoğlu hep daha fazla isteyeceğini bilmiyor. Peki, bunların hepsini isterken bir bedelinin olmadığını mı düşünüyoruz? Aslında Kur’an‘da sık sık belirtilen kıyamet ve mahşer senaryolarında dizleri tir tir titreten bir günden bahsediliyor. En küçücük şeyin bile sorulacağı günden bahsediliyor. Sanki elimizde olanın bile hakkını veriyormuşuz gibi “enleri” istiyoruz. Biz acaba Kur’an‘da sorulduğu gibi hesap gününü mü yalanlıyoruz? Sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi kıyaslara girip “ama o niye öyle, bu niye böyle” diye matematik hesabıyla istiyoruz da istiyoruz ve sonunda haset ediyoruz.

İş git gide sarpa sarmaya başlıyor. Bahanelerin arkası kesilmiyor. Yok, o topraktan ben ateşten, yok benim amelim fazla… İnsan kendini görmez olur. Nefsine dokunan ama başka kılıflara soktuğu bahanelerle insan görmez olur. Bu sebeple de sürekli karşısındakini suçlar hale gelir. İş ilginç bir tarafa doğru gitmeye başlar. Hasedinin altında yatan sevgisizliği itiraf etmek yerine, karşısındakinin haset ya da sevgisiz olduğunu iddia etmek vicdanı rahatlatır hale gelir. Haset insanların çoğu, başkasını hasetle suçlar. Kişi kendinden bilir, işi gibi bir durum mudur bilmem; ancak kolay yaşanılası bir durum gibi gelir. Böylece vicdanen ve psikolojik olarak kendini rahatlatır. Haset, herkeste az yada çok vardır elbet. Ancak hasedi az olan insan, hasedi çok fazla olan insanın yaptığını algılamakta çok zorlanır. Başta da söylediğimiz gibi hasetçinin sebeplerini gerçek zanneder ve takılır. Ne kadar durumu çözmeye çalışırsa çalışsın ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, o onu kendi gibi algılar ve bu iyi niyetine bile kötülükle cevap verir. Yani bu hasedi hissedip tüm duygularınızı –kızgınlığınızı, öfkenizi- bastırıp şahsiyetli bir duruş sergilerken o size şahsiyetli diyeceğine sinsi diyebilir. Görmek istemez. Çok büyük hatalar yapsa da cayır cayır hasetle yandığını görseniz de siz ona aslında haset ettiğini söyleyemezsiniz, hatta çoğu zaman konduramazsınız. Ama o sizi kendi gibi sanıp bunu size söylemekten hiç çekinmez. Haset edenin çok enteresan bir psikolojisi oluyor. Hepimizin düşebileceği, belki de düştüğümüz ve farkında olmadığımız bir durum. Allah düşürmesin ve farkında eylesin.

Bu kargaşaların içinde çırpınırken az çok tanımlayabilmek için bu şekilde bir şeye maruz kaldığınızda, yani hasetle suçlandığınız da bunun karşıdakinin nefsinden olup olmadığını anlamanın kolay bir kaç yolu vardır aslında. Birincisi; kendinizi o insanın yerine koyup onun takıldığı sebeplere takılıp küçücük önemsiz şeyleri büyütüp büyütmeyeceğinize bakın ya da o insanı yanlış anlamak için insan üstü bir çaba sarf edip etmediğinize bakın. Çünkü bunlar sevgisizlik belirtileridir. Tabi insanların yetişme tarzı bir olmayacağı için sizin alınmayacağınız şeye başkası alınabilir ya da çok komplekslidir kartopunu çığa dönüştürebilir. Bunları da göz ardı edip yanlışa düşmemek lazım. İkincisi; O insan hata yaptığınızı düşünerek gelip size söyleyip -kabul edin ya da etmeyin- Allah’a havale edip Rabbe güvenmek yerine başkalarına anlatıp etrafına adam topluyorsa işte nefsine dayandığının ispatıdır. Tabi diyebiliriz ki haksızlığa uğradığımızda da aynı şeyi yapıyoruz. Bu da bir imtihan halindeyken Allah’a güvenmek yerine kula dayanıp daha doğrusu nefsine dayanıp o durumun içinden çıkmaya çalışmaktır. Bu da doğru değil. Haset edenin, Allah’a güvenmeyenin destekçisi Allah olmadığına göre etrafına adam toplamak istemesi de doğaldır.

Tabi biz buna nefsani boyutta bakıp bu kargaşayı çözümlemeye çalışırken, maalesef ki günümüzde insan için haset, bir beğenilme ölçüsü olarak algılanıp hoşa gider hale gelmiş. Tabi biraz “meyve veren ağaç taşlanır” o yüzden iyi bir şey yapıyoruz anlamına da gelebilir diyebiliriz. Ancak bu durumun bizi şımartması, kendi nefsimize döndürmemiz çok ilginç. Sonuçta bunun içinde nefret var. Sen kendin sevgi dolu, iyi bir insansan bu duruma şımaramaz, üzülürsün ya da kızarsın, bu sebeple daha iyisini yapmaya çalışabilirsin. Haset kavramını bu şekilde algılıyor olmamız çok tuhaf. Tabi diyebiliriz ki günümüzde neyi doğru anlıyoruz ki hangi kavramı doğru anlıyoruz ki hasedi doğru anlayalım.

Her güzel ahlakın ya da güzel ahlak gibi görünen davranışın duruma göre iki boyuttan biriyle bir destekçisi vardır bunu anlıyoruz. Bu ya Allah’tan gelen bir destektir ya da nefsten gelen bir destek. İşte biz bunları çözümlemek üzere düşünmemiz gerekirken öyle bir kargaşa içindeyiz ki öyle cahil bırakılmışız ki kötü ahlakların bile manasını tam olarak algılayamıyor ve tanımlayamıyoruz. Bu da nefsini tanımamak demek olur. Ne yazık ki bu durum değil nefsimizi tanımak, nefsimizin varlığını bile kabul edemediğimizi gösteriyor.

Bu tanımsızlık da haliyle bize güç verdiğini sandığımız şeyin aslında bizim hastalıklarımız olduğu ve içten içe bizi kemirdiğinin farkına vardırmıyor. İçi kemirilen bir ağaç gibi oluyor insan. Dışarıdan dimdik duruyor ama sağlam bir darbeyle yıkılıp gidecek bir halde aslında. Kılıflar ürettiğimiz gerçekleri Allah sonunda sokar gözümüze, aciz ve güçsüz kalırız. Biz Allah’a güvendiğimiz müddetçe kim ne yaparsa yapsın dimdik dururuz. “O ne derse o olacak.” diyen bir zihniyet hiçbir zaman mahcup olmaz. Asıl olan Allah’a güvendir. Güvenip de sevmemek olur mu? Sevdiğimizde; su gibi akan cehaletin, bu anlam ve kavram kargaşalarının içinde Allah bize mutlaka doğru yolu gösterecektir. Seven ve sevilenlerden olmak dileğiyle…