Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Empati ve Farkındalık

Bu Yazıyı Paylaşın:
Empati ve Farkındalık

Çok farklı tanımları yapılsa da en yalın anlatımıyla empati; bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır.

Sözlük tanımından da anlaşılacağı üzere empati olgusunun gerçeklik kazanabilmesi için özellikle kişinin kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun bakış açısını yakalaması, onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamlandırıp duyumsaması gerekir.

İnsanlar genel olarak eşya ve olayları değerlendirirken egosantrik-benmerkezci bir yaklaşım tarzı benimserler. Söz konusu bu benmerkezci bakış açısının teşekkül etmesinde çok değişik faktörler ön plana çıkar. Kişinin aklı, zekâsı, ruhsal ve bilişsel kabiliyetleri, ailesinden ve çevresinden edindiği kültürü, okul ve akademik eğitimi, ideolojiler, din ve inançlar... eşya ve olayları analiz ederken devreye giren efektif unsurlardır. Bu sayededir ki insan bir paradigma oluşturur. Oluşturduğu bu paradigma zaviyesinden dünya görüşü ve hayat tarzı inşa eder. Temel kabuller içeren bu paradigma, normatif bir değer taşıdığı için doğru ya da yanlış niteleme ve tanımlamaları eğer paradigmanız sağlam temeller üzerinde bina edilmemişse her zaman isabetli sonuçlar vermeyebilir.

İnsanın dünya görüşünü oluşturan paradigması sağlam ölçüler üzerine kurulmamışsa akıbet de hayırlı sonuçlar doğurmayacaktır.

İnsanoğlu dünya görüşünü kurgularken esas itibarıyla üç temel gerçeklikten hareket eder. Bunlar; subjektif gerçeklik, objektif gerçeklik ve mutlak gerçeklik olgularıdır. Farklı yazılarımızda da değindiğimiz üzere çok kısa olarak bu gerçeklikleri şu şekilde özetleyebiliriz:

“Objektif gerçek”; objenin, nesnenin ya da bir başka ifade ile maddenin bilgisini ifade eder. Bilimsel bilgi olarak da adlandırılan bu gerçeklikte deney vardır, gözlem vardır. Determinist ve üniversal bir karakter taşır. Bilimsel bilgi aynı zamanda “yanlışlanabilen bilgi” olarak da tanımlanmaktadır. Einstein’ın “rölativite (izafiyet) teorisi” ve özellikle son yıllardaki bilimsel çalışmalar ışığında büyük gelişmeler kaydeden “kuantum mekaniği”, bilimsel bilginin tartışmasız her zaman ve mekânda geçerliliği olan mutlak bir gerçeklik olmadığını, tüm argümanlarıyla ortaya koymuştur. “Subjektif gerçek”; sujenin, öznenin ya da tam karşılığı ile ‘insanın bilgisi’ni ifade eder. Değişkendir. Kişiden kişiye, toplumdan topluma farklı anlamlar taşır. Özünde izafiyeti barındıran “indî mülahazalar” dünyasıdır. Özellikle “değer yargıları” dediğimiz olgularla karşılaşılan bir gerçeklik türüdür. “Bana göre”, “sana göre” biçiminde yapılan tanımlamalar çok sık görülür. “Güzellik, çirkinlik, iyilik, kötülük, estetik ve sanatsal yaklaşımlar…” subjektif gerçeklikler olarak değerlendirilebilir. Kapsam ve muhtevasından da kolaylıkla anlaşılacağı üzere herhangi bir bağlayıcılıkları söz konusu değildir. “Mutlak gerçek” ise; zaman ve mekân kaydına bağlı olmaksızın, her zaman ve mekânda geçerliliği olan değişmeyen, eskimeyen, yanlışlanması mümkün olmayan “İlahi bilgi” demektir. Allah’ın varlığı, birliği türü konular bu kapsam dahilindedir. Allah’ın varlığı, birliği, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu… gibi hususlar sayısız delillerle kanıtlanmış bir gerçekliktir.”

Bu tanımlamaları yapmamızdan maksat insanın eşya, konu ve olayları değerlendirirken bu gerçeklik ve bilgiler üzerinden hareket ediyor olmasıdır. Artık bu bilgi ve gerçeklikler o kişinin dünya görüşüdür, hayat tarzıdır, temel kabulleridir, paradigmasıdır. Neyle karşılaşırsa karşılaşsın her şeyi artık bu zaviyeden benimsediği ve içselleştirdiği bu bakış açısıyla değerlendirecektir demektir.

Paradigma bir nevi gözlüktür yahut prizmadır da diyebiliriz. Işığın tayflarına ayrılması gibi her şeyi sahip olduğunuz bu paradigma ön kabulleri ile rafine eder, damıtırsınız.

Temel kabulleriniz önceden de ifade ettiğimiz gibi her zaman doğrulardan oluşmayabilir, bu durumda önyargılar devreye girecektir. Bu da hakikati yakalama noktasında sizin en büyük handikapınız olacak demektir. Einstein’ın çok güzel bir sözü vardır; “Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan daha zordur.” der. Eğer ilk düğmeyi yanlış iliklerseniz son düğmenin de yanlış iliklenmesi kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Buraya kadar yapmış olduğumuz analiz ve değerlendirmelerin empati ve farkındalık olgusunun daha iyi anlaşılması bakımından önemli olduğunu düşünüyoruz.

Eğer dünya görüşünüz ve paradigmanızı oluşturan temel kabulleriniz sağlıklı değilse isabetli bir empatik yaklaşıma da sahip olamayacağınız aşikârdır.

Diğer insanları anlama noktasında empati kuramıyorsanız psikolojik ve sosyolojik anlamda iletişim problemi kaçınılmaz olacak demektir.

Psikolojik, sosyal hatta çoğu zaman kriminal olayların temelinde empati yoksunluğu yatmaktadır. Bir insan çevresiyle sağlıklı bir iletişime geçemiyorsa empati sorununun var olduğu anlaşılır. Empati o kadar önemli bir olgudur ki adeta her kapıyı açan bir maymuncuk aparatı misali tılsımlı bir anahtar kavramdır.

Güncel bir konu olan kadın şiddeti ve cinayetlerinin temelinde empatisizlik vardır. Amir memur ilişkilerinden aile huzursuzluklarına, ideolojik ve akademik körlüklerden yobazlık ve bağnazlıklara, bireysel kavgalardan sınıfsal çatışmalara… varıncaya değin çoğu zaman problemlerin temelinde işte sözünü ettiğimiz bu empati yoksunluğu yatmaktadır.

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) empatiyi bir çırpıda özetleyen şu hadislerinden daha çarpıcı bir söz olabilir mi?: “İnsanların sana nasıl davranmasını istiyorsan sen de onlara öyle davran. İnsanların sana yapmasını istemediğin şeyi sen de onlara yapma.” (Camiü’s sağir, no: 651)

Diğer bir hadis-i şerifte ise; “...Başkalarına karşı, kendine nasıl davranılmasından hoşlanıyorsa öyle davranın.” (Müslim, İmare 46; İbn Mace, Fiten 9) buyrulmaktadır.

İnsanları, olayları, eşyayı ve konuları anlama ve anlamlandırma noktasında bir diğer anahtar kavram da “farkındalık” olgusudur.

Farkındalık; olgu ve olayların arkasındaki asıl gaye ve maksadı idrak etmek demektir. Tanımdan da anlaşılacağı üzere farkındalık bir bilinç halidir.

Birbirine benzer kimi kelime ve kavramlar vardır ki çoğu zaman birbirine karıştırılır.

Bakmakla görmek, işitmekle duymak aslında aynı şeyler değildir. Her bakış görmek değildir, gözün kapsam kadrajına çok nesne girebilir ama her objenin farkında olmayız. Baktığında fark edilme gerçekleşmişse ‘görme’ olgusu vuku bulmuş demektir. Çünkü bir anlam yüklenmiş ve farkındalık oluşmuştur. Aynı şekilde işitmek ve duymak arasında da böyle bir korelasyon söz konusudur. Çok şey işitiriz ama fark ettiğimizde duyarız, o zaman farkındalık tahakkuk etmiş olur.

Farkındalık olgusunun bizim kültürümüzde çok özel karşılıkları vardır; feraset, basiret, yakîn, burhan, takva, furkan… gibi. Bu kavramlar derinlik ve içerik zenginliğine göre farklı anlamlar taşıyan çeşitli farkındalık varyasyonlarıdır aslında.

Bilinç düzeyini ifade eden bu kavramlar Allah-insan ilişkilerinde; kulun aynı zamanda Allah katındaki derecesini de ortaya koyan keyfiyet ve nitelemelerdir.

Nitekim yukarıda sözünü ettiğimiz “Furkan” kelimesi farkındalık kelimesi ile etimolojik olarak aynı kökten yani ‘fark’ kelimesinden türemiş bir kavramdır.

Sözlükte; iki şeyin arasını ayırmak, hakla batılı, iman ile küfürü, helal ile haramı, yanlış ile doğruyu ayırıp belirlemek anlamlarına gelmektedir.

Farkındalığın zirvesi anlamında furkan; yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde ifade edilmektedir: “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız; O, size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir.” (Enfal, 8/29)

Empati ve farkındalık kelimelerini birlikte kullanmamızın nedeni birbirleriyle ilgili ve ilintili olmalarından kaynaklanmaktadır. Empati olgusu özünde farkındalığı da barındırmaktadır. Sizin karşınızdaki insanla empati kurabilmeniz için bu kişinin farkına varabilmeniz gerekir.

Modernitenin getirdiği temel olumsuzluklardan biri de insanların maksimum derecede bireyselleşmesidir. Bireyselleşme beraberinde bencilliği de getirmiştir. İnsanlar ipek böceklerinin kozalarına çekilmesi misali fildişi kulelerinde konformist bir hayat sürmeye başlamışlardır. Kalabalıklar içerisinde yalnızlaşan insanlar günümüzün dijital internet çağında bilhassa yapay zekanın da etkisiyle tamamen izole bir hayat yaşamaya başlamışlardır. Kültürel yozlaşma, yabancılaşma, egoist ve nihilist bir hayat anlayışı, empati, farkındalık ve yardımlaşma-dayanışma, sosyalleşme gibi insani değerleri erozyona uğratmıştır. Pragmatik, oportünist, maddeci ve nihilist anlayışlar insanı insan olmaktan çıkartıp adeta robotik insanımsı varlıklara dönüştürmüştür. Sevgi, şefkat, merhamet gibi ulvi duygu ve düşünceler yerini egosantrik ve çıkarcı davranışlara bırakmıştır.

Bilimsellik, rasyonellik... kisvesi altında materyalizmi adeta dogma haline getiren bu anlayış bilim soslu algı operasyonları ve hezeyanlarıyla insanlığı zehirlemiş ve uyuşturmuştur.

Şekilsiz, şahsiyetsiz, bulunduğu kaba göre renk ve biçim alan, iz bırakmayan, rüzgârın önünde savrulan yaprak misali amorf kişilikler türemiştir. Ne gariptir; paradoksal olarak bu tiplerde küstahlık, kabalık, sekterlik, ukalalık tavan yapmıştır. “Zihin fukara olunca fikir ukala olur.” özdeyişinde ifadesini bulan ‘kifayetsiz muhterisler’ her tarafta arz-ı endam etmeye başlamışlardır.

Tüm bu komplikasyonların kökeninde mutlak hakikatler noktasında farkındalık elde edememiş olmak ve empati yoksunluğu en yakıcı sorun olarak karşımızda durmaktadır. Oysa bizim kültür ve inanç kodlarımız yukarıda sözünü ettiğimiz problemlerin panzehiri konumundaki unsurlarla doludur:

En çok kabul gören tanımıyla empati; bir insanın kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır, şeklinde ifade etmiştik. Empati kelimesi sempati ve antipati gibi birçok kelime ile de yakın anlamlar taşımaktadır. Sempati; karşımızdaki insanla duygu ortaklığı kurmak, birlikte mutlu olmak, bir nevi ‘duygudaşlık’ kurmaktır, sempatizan kelimesi de buradan gelmektedir. Empatide karşınızdaki insanı bilinçli bir eylemle anlamaya çalışmak söz konusu iken sempatide tarafgirlik söz konusudur. Başarılı bir empati için sağlıklı bir iletişim kurmak gerekir.

Anlamak ve farkındalık elde etmek çok önemlidir. Yukarıda sözünü ettiğimiz bizim kültür ve inanç kodlarımızda var olan birçok yaklaşım, ibadet ve ritüeller bu empati ile farkındalığı elde etmeye yöneliktir. İnsanlar arası özellikle de anne babayla iletişim ve empati noktasında şu ayet ne kadar çarpıcıdır:

“Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara “Öf!” bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.” (İsra, 17/23-24)

Görüldüğü üzere ayet-i kerimede; çocukların büyüyüp, anne-babanın yaşlandığı dönemde; empatik bir yaklaşım sergileyerek onların kendilerine yaptıklarını göz önüne getirip merhametle, azarlamadan ve kırmadan yardım etmesi gerekliliği çok etkileyici bir biçimde ifade edilmiştir.

Aynı şekilde infakta bulunmak, zekât ve sadaka vermek; sınıfsal çatışmaları engelleyen, zengin ile fakir arasında gönül köprüleri kuran, sosyal birliktelikler tesis eden, empatik müesseselerdir. Bu sayede zengin fakir ile empati kurmakta, onu anlamakta ve farkındalık elde etmektedir.

Yine oruç tutmak da aç insanlarla ve açlıkla empati kurarak psikolojik, sosyal ve dini bilinç düzeyini yükselten, farkındalık oluşturan ulvi duyguların kabarması ve kök salmasına yol açan çok etkili empatik ibadet ve ritüellerdir.

Hakeza kurban kesme ritüeli de ihtiyaç sahibi insanlarla empati kurmaya vesile olan, böylelikle toplumsal kardeşlik duygularını pekiştiren bir ibadettir. Böylelikle ihtiyacı olup da ihtiyacını gizleyen, söyleyemeyen insanları düşünerek onlarla empati kurarak kurbandan yararlanmaları sağlanmaktadır.

Empati kişinin kendisini diğer insanların yerine koyarak anlamasıdır. Efendimizin (s.a.v.); “Sizden biriniz kendisi için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmedikçe hakiki iman etmiş olamaz.” (Buhârî, Îmân 7) hadisi Müslümanların Müslüman kardeşine empatik yaklaşımını imanla ilişkilendirmiş olmaktadır. Yine “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” (Hâkim, II, 15) hadisi de yardımlaşma ile alakalı empatik yaklaşımın şaheser örneklerinden biridir.

Sonuç olarak ifade edeceğimiz husus şudur ki; insan yalnızca bedenden oluşan ruhsuz bir ceset değildir. İnsanı insan yapan; moral, etik ve ahlaki değerlerdir. Bu değerlerin göz ardı edildiği durumlar insanlık için kaos, bunalım ve kriz demektir. Ulvi hakikatlerden kopanlar sanal gerçeklik girdaplarına savrulurlar.

Nitekim yakın gelecekte sık sık duyacağımız, gündemimizi ciddi boyutta işgal etmeye aday, ayrı bir makale konusu olmaya değer ”Metaverse” adı verilen, evren ötesi sanal gerçeklik çalışmaları kapsamında; empatiden uzaklaşan, mutlak hakikatlerin farkındalığını ıskalamış, kendinden kaçan insanların bireysel krallıklarını ilan edecekleri savruluş ve aldanış arayışları da ciddi bir problem olarak insanlığın önüne çıkmaya hazırlanmaktadır.

Konumuzla ilgisi bağlamında Tolstoy’un şu anlamlı sözü ile yazımızı noktalayalım:

“İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır.”