“Diyarbakır’ı Anlamak…” / Dr. Ahmet Şiar
BİR İSLAM VE OSMANLI ŞEHRİ OLARAK DİYARBAKIR / AMİD
Diyarbakır, Anadolu’da İslamiyet ile şereflenen ilk şehir olma özelliğini taşıyor. Aynı zamanda bir sahâbenin valilik yaptığı Türkiye’nin tek şehri Diyarbakır’dır.1
26-28 Ekim 2018 tarihinde “Uluslararası Diyarbakır Tarih, Toplum, Ekonomi Kongresi” yapıldığında editörlüğünü İbrahim Özcoşar, Mustafa Öztürk, Ali Karakaş ve Ziya Polat’ın yaptığı bir dizi eser yayınlanmıştı. Bir dizi sivil, akademik ve bürokratik çabanın bu eserleri vücuda getirdiği anlaşılıyor. Bu kıymetli eserlerin takdim yazılarında Dr. Ozan Balcı Diyarbakır’ı şöyle anlatmakta:
“Peygamberler yurdu, sahabeler şehri, evliyalar durağı bir şehir; ilim, irfan ve edebiyatta sayısız âlim, ârif ve edîp yetiştirmiş emsalsiz bir uygarlık merkezi; sultanların gözdesi, seyyâhların durağı, sanatkârların ilham kaynağı Diyarbakır…
Diyarbakır, tarihî süreçte sayısız kültür ve medeniyetin hafızasını benliğinde özümserken nice milleti kucaklayıp, sayısız topluluğu da bağrına bastı. İslam öncesinde Asurlular, Aramiler, Urartular, İskitler, Medler, Persler, Partlar, Büyük Tigran İdaresi, Romalılar, Sasaniler, Bizanslılar… 639 yılında Hz. Ömer döneminde fethedilen Diyarbakır, İslâmî idarelerle tanışarak sırasıyla Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları, Hamdâniler, Mervaniler, Selçuklular, İnaloğulları, Nisânoğulları, Artuklular, Eyyubîler, Akkoyunlular, Safevîler ve Osmanlıların egemenliğinde nakış nakış işlenip, ilmek ilmek dokundu.
Diyarbakır, tarih boyunca geniş bir hinterlandın merkezi olarak ön plana çıktı. Şehir, Anadolu ile Mezopotamya arasında bir köprü olarak yüzyıllar boyunca, coğrafyalar arası ekonomi ve kültür akışının da merkezi oldu. Kuşkusuz şehrin bu özelliklerinde Dicle nehrinin büyük payı vardır. Şehri bir kemer gibi kuşatan Dicle, şehrin sadece coğrafyasını, iklimini, ticaretini değil ufkunu, efsanelerini, hikâyelerini yani ruhunu da şekillendirdi.
Ve insan… Ali Emirî’den Sezai Karakoç’a uzanan güzide şahsiyetler… Farklı zaman, dil ve mekânlarda eser üretmiş olsalar da bütün bu şahsiyetlerin ortak noktası Diyarbakır’ın ilim ve irfanından beslenerek yine bu şehrin birikimine değerli katkılar sunmuş olmalarıdır...”2
“Diyarbakır, İslamiyet’in Anadolu topraklarına yerleşmeye başladığı yedinci yüzyıldan günümüze kadar hemen her tarihî devirde ehemmiyetini korumuştur. Coğrafî açıdan Şark ile Garb’ın birleştiği kritik bir noktada yer alan şehir, eyâlet merkezi olması yönüyle özellikle Büyük Selçuklu, Akkoyunlu ve Osmanlı Devleti’nin hükümran olduğu devirlerde tam manasıyla bir kültür, sanat, siyaset ve ticaret merkezi hüviyeti taşımıştır. İslâm coğrafyasının muhtelif bölgelerinden Osmanlı topraklarına gelen çoğu âlim ve sanatkâr Diyarbakır’a uğramış, bir kısmı da devlet yöneticilerinin teşvikiyle buraya yerleşmiştir. Şeyh Aziz Mahmûd-ı Urmevî, Âgâh-ı Semerkandî, Muslihuddîn-i Lârî, Hindî Baba gibi şahsiyetler bunlardan birkaçıdır.”3 Çünkü Diyarbakır, Hint-Fars-Osmanlı hattında bir kültür durağı olarak kabul edilmektedir.
“16. yüzyılda şehrin muallimi olan Muslihudîn-Lârî, neseben Ensarî olup Sa’d bin Ubade’nin soyundandır. Hindistan’dan gelerek Diyarbakır’ı ikinci vatan olarak kabul etmiş ve hayatının sonuna kadar burada öğrenci yetiştirmiştir. Kelamî mahlası ile şiirler yazmış bir müderris idi. Hüsrev Paşa Medresesinde ve Safâ Camii medresesinde ders verirdi.”4
“17. yüzyılda şehrin şairi Âgâh-ı Semerkandî’dir. Sâib ve Şevket gibi üstatları tanımış bir şair olarak Diyarbakır’da mümtaz bir makama erişen Âgah, o dönemde başta şiir ve hat olmak üzere hemen tüm sanat ve ilim dallarında birçok talebe yetiştirmiştir. Çeşitli vesilelerle şehre gelen Urfalı Nâbî, Bosnalı Sâbit, Edirneli Kâmî gibi devrin büyük şairleri ve aslen Diyarbakırlı olan Ümnî, Emirî, Hasîm, Hâmi, Hamdî, Şûrî, Fâmî, Vâlî, Lebîb gibi şairler Âgâh’ın şiir meclisine devam eden şahsiyetler arasındadır. Âgâh o dönemin sanat büyüklerini bir araya getiren Encümen-i Dâniş topluluğunun liderliğini yapmıştır. Dinî ilimlerde de pek çok talebe yetiştirmesinin yanısıra, Diyarbakır Ulu Câmii’nde tavan kısmında bulunan celî hat örnekleri de Âgâh-ı Semerkandî’ye aittir.”5
“Yine 17. yüzyılda, şehrin pîrî Azîz Mahmûd-ı Urmevî, Nakşbendî şeyhidir. O dönemde şehrin ekseriyetinin kendisine veya Gülşenîlere bağlı olduğu söylenmektedir. Diyarbakır’la ilgili klasik kaynakların hemen tamamında Azîz Mahmûd-ı Urmevî’den sitayişle bahsedilir. Kırk yıl boyunca yaşadığı Diyarbakır’da gerek yetiştirdiği halifeleri ve müritleri gerekse şehre kazandırdığı mimarî eserleri ile bu övgülerin haklılığını ortaya koymuştur. Azizoğlu Tekkesi, Aziziye Camii (Hacı Müstak Câmii), Kavs Köşkü bunlardandır.”6
“Âlimlerimiz, daha çok dini rehberlik yönleri ile ön plana çıksalar da onlar, toplumun sahip olduğu kültür mirasını korumak, unutulmaya yüz tutmuş tarihlerini, örf ve ananelerini hatırlatmak, toplumun dünü ve bugünü arasında köprü vazifesi görmek gibi bir misyona da sahiptirler.
Doğudaki medreseler, her zaman etrafını aydınlatan İslami ilim merkezleri olmuşlardır. Medreselerdeki eğitim düzeni, tarihî bir misyon üstlenmiş ve hala da üstlenmeye devam ediyor. Bu medreselerde, yüzlerce meşhur âlim yetişmiştir. Bu âlimler, birçok Arapça, Kürtçe, Türkçe ve Farsça eserler yazmışlardır.” (Diyarbakır, Âlimler, Ârifler, Edîpler Kitabı Zeynel Abidin Çiçek ve İlmi Kişiliği Bölümü/Mehmet Nezir Esin. Sayfa 327)
Diyarbakır Ulu Camii7 Anadolu’nun en eski camisidir. 1400 yıldır bu hüviyetini koruyan Ulu Camii, 639 yılında şehrin merkezindeki en büyük mabedin (Mar Toma Kilisesi) camiye çevrilmesiyle oluşturulmuştur.
“Diyarbakır’da Çok Kültürlü Medeniyet Mirası / İbadethaneler Örneği”
“Diyarbakır’da Çok Kültürlü Medeniyet Mirası / İbadethaneler Örneği” başlığında, Ahmet Vedat Koçal, şu düşünceleri ifade etmektedir:
“Avrupa’da, Otuz Yıl Savaşları olmak üzere, mezhep savaşları yaşanırken, Batılı verilerle bir İslam ‘teokrasisi’ olan Osmanlı ülkesinde, çeşitli mezheplerden Hıristiyanların, Musevîlerin ibadetleri için yeni kiliseler inşa ediliyor, eskiler onarılıyordu. Tüm bu uygarlık geçmişinin ve birikiminin izlerinin, bugün bile, varlığını sürdürmekte olduğu en iyi örneklerden biri de, bir Müslüman tapınağı olarak halen ibadete açık bulunan Ulu Camii’dir. Osmanlı gezgini Evliya Çelebi’nin, üzerinde İbranice bir kitabenin varlığından bahisle bir Musevî ibadethanesi olduğunu ve Musa Peygamber zamanından kaldığını söylemesine rağmen, Ulu Camii’nin kökeninin, çok daha eskiye uzandığı, bir Yazı-öncesi Pagan tapınağına dayandığı artık bilinmektedir. (Konyar, Diyarbekir Tarihi, 41). Zamanla, önce Romalılar, ardından Hıristiyanlar tarafından Kilise’ye ve nihayet Müslüman Araplar, Eyyubiler ve Osmanlılar tarafından yapılan eklemelerle bugünkü hali olan camiiye çevrilmiştir. Diğer yandan, Ulu Camii, yüzyıllardır olduğu gibi, Şafiî ve Sünnî ibadet alanlarını aynı çatı altında birleştirmekte, bu özelliği ile Evliya Çelebi’nin de bildirdiği üzere, Kudüs’teki Mescid-i Aksa, Şam Emevî Camii, Halep Ulu Camii ve Mısır El Ezher Camii ile birlikte, Müslümanlığın beş kutsal alanından (Harem-i Şerif) biri olarak kabul edilmektedir. (Hayreddin Kızıl, “Dini Motifleriyle Diyarbakır”) Bu veriler ışığında, Diyarbakır’daki ibadethanelerin çalışmanın hipotezi bakımından önemi, varlıklarını, yüzyıllar boyunca camilerle ve diğer tapınaklarla birlikte aynı zamanda ve hatta aynı sokak üstünde sürdürmüş olmalarıdır. Bu durum, Bölge coğrafyasının Haçlı Seferleri ve Cihad gibi uzun sureli dinî söylemli savaşlara ve akınlara tanıklık etmiş tarihî ışığında bir paradoks niteliğindedir. Bu paradoksa en somut örneklerden biri, Osmanlı Padişahı IV. Mehmed’in, Diyarbakır Ulu Camii’nin güney duvarı üstündeki kitabede yer alan ve kentte yaşayan gayrimüslimlerin ibadetlerini serbestçe yerine getirebileceklerini ifade eden 1683 tarihli fermanıdır. Ferman’da, kiliseler ve rahipler vergiden bağışık tutulmakta, bu emre uymayan yöneticilerin cezalandırılacağı buyrulmaktadır.
Sonuçta, günümüzde 'Sur' adı verilen ve idari olarak da bir merkez ilçe olarak belirlenen eski şehir merkezindeki ibadethanelerde, birden fazla dinin ve o dinlerin çeşitli mezheplerinin gerektirdiği dinsel ritüellerin aynı alanda ve anda icra edilebilmesi özelliği, günümüzde geçerliliğini sürdürmektedir. Örneğin, Şeyh Mutahhar (Dört Ayaklı) ve Ulu Camiiler ile Mar Petyun ve Surp Gragos kiliseleri ile Melik Ahmet Paşa Camii ve Meryem Ana Keldâni Kilisesi, birbirlerine metrelerle ifade edilen yakınlıkta varlıklarını ve ibadet hizmetlerini sürdürmektedirler. Bu özellikleri itibarıyla, Diyarbakır çevresinde yer alan ibadethanelerin inanç aidiyetleri ve tarihsel dönemleri bakımından çeşitliliği ve bugüne dek gelen kalıcılığı, kültürel farklılıkların uyum içindeki yaşamını belgelemektedir. Bu durum, kültürler arası çatışmanın, Doğu medeniyetinde, Avrupa tarihindeki boyutlarıyla gerçekleşmediğinin belgelerinden biridir. Sonuç olarak, Diyarbakır’ın tarihsel geçmişi, birçok örneği günümüze kalan mimari mirasıyla çok kimlikli-çoğulcu bir kültürel birikimin mirasını barındırmaya devam etmektedir. Bu haliyle Diyarbakır, 'Doğu Uyumu' diye adlandırdığımız bir arada yaşama kadim geleneğinin göstergelerinden biri olarak kültürel/dinsel çeşitliliğin anısını, günümüzde de, en azından ibadethanelerin fiziksel varlıkları ile sürdürmektedir.” Sonuç bölümünde ise “Günümüzde, Anadolu’nun tümüne yayılan bu kültürel çeşitliliğin ve çoğulculuğun güncel görünürlüğünde, Antakya ve Mardin’le birlikte, Diyarbakır da bir merkez olarak öne çıkmaktadır. Bu iller, kentsel tarihleri itibarıyla sahip oldukları kültürel çeşitliliğin canlılığını koruyor olması bakımından, Küreselleşme sürecinde yükselen, kültürel farklılıkların çatışmaya ve giderek savaşlara konu olduğu gündemde, bir arada barış içinde yaşanabilirliğin örneklerini barındırmakta ve bu özellikleri ile dikkat çekmektedirler. Böylelikle, Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasına yayılan ve bu çalışmada Diyarbakır örneğinde gösterilmeye çalışılan bu istisnaî çoğulcu-kültürel özellik, yerkürenin kimlik ve inanç savaşları ile kaplandığı günümüzde, Batı-Doğu medeniyetleri ve halkları arasında barışçıl ve kültürel bir iletişim seçeneğinin üretilmesine kaynaklık edebilecek potansiyeli barındırmaktadır. Bu uygarlıklar arası iletişimin kurulabilmesi ve sürdürülebilmesi, üstünde gerçekleşeceği kültürel öğelerin tanıtımı ve ziyareti ölçüsünde, özellikle kültür-tarih-inanç turizmine dayalı ilişkiler üzerinde, medeniyetler arası bir iletişimin gelişimine de katkı sağlayacaktır (Koçal, 2014b; 2016).” düşüncelerine yer verilmektedir.
Diyarbakır’da din, en önemli kimlik unsurlarından biridir
“İslam şehri olduktan sonra Müslümanların büyük ve dikkat çekici şehirlerinden biri olmuş olan Diyarbakır, sosyal hayatta dinin güçlü bir şekilde yansıdığı bir toplumsal birlikteliği ifade etmektedir. Diyarbakır, dinin hayat tarzı olarak yaşandığı, mekânla, zamanla, toplulukla bütünleştiği bir medeniyet unsurudur. İslam Medeniyetinin önemli şehirlerinden biri olan Diyarbakır, inancın, maneviyatın, kutsalın, ritüellerin, sembolizmin, dolayısıyla dinin zaman ve mekân boyutuyla kendini gösterdiği bir şehirdir. Ailesi, toplumsal hayatı, siyaseti, kültürü, ekonomisi, mesleği, ticareti, eğitimi, ahlâkı ile dinin çeşitli düzeylerde tecrübe edildiği, merkezinde dinin olduğu, dinin hayatı anlamlandırdığı şehir anlamında bir medine olan Diyarbakır, İslam medeniyetinin, İslam şehirler/medineler bütününün en güzel boyutlarından biri teşkil etmektedir. Bir hüviyet medinesi olan Diyarbakır’da bir kimlik unsuru olarak din, gündelik rutin hayatın çeşitli alanlarında varlığını, gücünü, dünyasını hissettirmektedir.”8
Şehrin İradesi
Farabi’nin 10. yüzyıldaki deyimiyle “Şehrin İradesi”nden bahseder. İbrahim Özcoşar, kıymetli analitik makalesinde, Diyarbakır şehrinin de bir iradesi olduğunu “Osmanlı dönemiyle sınırlı bir diliminde, iki örnek, bu iradenin farklı zamanlarda tecellisi olarak sunulacaktır. 16. yüzyılda şehrin Osmanlı hâkimiyetine girme süreci ve 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında, şehir eşrafının Osmanlı genelindeki siyasi gelişmelerde etkin ve belirleyici bir taraf olması süreci” olarak belirtir.
Diyarbakır tarihte çeşitli isimlerde anılmıştır:
“Asur dönemi kaynaklarında “Amidi”, Yunan ve Latin kaynaklarında “Media”, “Amid” ya da “Amido”, Süryani kaynaklarında “Omit” ya da “Emit”, Roma kaynaklarında “Augusta”, Arap kaynaklarında “Amid”, Türklerin hâkim olduğu dönemde ise “Kara Amid” veya “Kara Hamid” olarak geçmektedir. Yukarı Dicle Bölgesi’nin genel adı olan “Diyarbekir” adı daha sonra şehrin adı olarak kullanılagelmektedir. 10 Aralık 1937’de alınan kararla şehrin adının “Diyarbakır” olması kararlaştırılmıştır. Evliyâ Çelebi, “Seyâhatnâme”sinde bu şehir için “Kara Hamid, Amid ve Diyarbekr” isimlerini kullanır. Bu isimlerle ilgili efsanelere de yer verir.
Birçok medeniyet sahipliği yapan Diyarbakır, ticaret yollarının kesişim noktasında olması ve idaresi altında bulunduğu hükümetlerce bulunduğu bölgenin idare merkezi olarak kullanılması hasebiyle hiçbir zaman önemini yitirmemiş ve mamur bir coğrafya olmuştur. Bu sebeple gerek resmî gerek gayr-i resmî ve gerekse de ticarî ziyaretlerde ziyaretçilerin hayranlığını kazanmıştır. Avrupalı, Arap, Acem vs. birçok seyyahın uğrak yeri olmuş ve eserlerinde yer bulmuştur. Türk seyyahlar da bazen sadece Diyarbakır ve çevresi için bazen de seyahatlerinin yol güzergâhında önemli bir yer olduğundan dolayı bu şehri ziyaret etmişlerdir. Bunlardan özellikle Ârifî Paşa ve Evliyâ Çelebi seyâhatnâmeleri meşhurdur. Hz. Yunus’un (s.a.) makamı Diyarbakır kalesindedir. Evliyâ Çelebi, Halid bin Velid Camii’nin Hz. Ebubekir döneminde Diyarbakır’ı fetheden Halid bin Velid tarafından yaptırıldığını söyler. Evliya Çelebi ziyareti esnasında Diyarbakır’da bulunan üç tekkeden bahseder: Şeyh Rumî Tekkesi, Balıklı Tekkesi ve İpariye Tekkesi. Eserinden bu yerleri ziyaret ettiği, zikir meclislerine katıldığı anlaşılmaktadır.”9
İslam Ansiklopedisi “Diyarbakır” Maddesi’nde şu görüşlere yer verilmiştir:
“Dicle havzasının yukarı kesiminde, nehrin sağ yakasında denizden yüksekliği 650 m. olan yüksek bir platoda, önemli ticaret ve ulaşım yolları kavşağında kurulmuştur. Şehrin eski adı Amida olup bu isim hakkında çeşitli rivayetler varsa da kelimenin nereden geldiği kesin olarak bilinmemektedir. İslâmî dönemde bu isim Âmid şeklini almış ve XVII. yüzyıla kadar hem şehir hem de onun merkez olduğu sancağın adı olarak kullanılmıştır. Osmanlılar döneminde bazen Kara Âmid adıyla da anılan şehrin daha sonraki adı olan Diyarbekir ise Müslüman Araplar bölgeyi fethettikten sonra, Rebîa Arapları’nın iki büyük kabilesinden biri olup Dicle kenarlarında yaşayan Bekir b. Vâil kabilesinin yayıldığı topraklara verilen Diyâr Bekr veya Diyâr-ı Bekr adına dayanır. Bu bölge için ne zamandan beri kullanıldığı kesin olarak bilinmemekle birlikte VIII. yüzyıldan itibaren kaynaklarda geçtiği tesbit edilen Diyâr-ı Bekr Osmanlı hâkimiyeti döneminde Diyarbekir şeklini alarak Âmid şehri ve sancağı merkez olmak üzere teşkil edilen beylerbeyiliğin adı olmuş, XVII. yüzyıldan sonra ise şehir merkezi için kullanılmaya başlanmış, 1937’de Diyarbakır şekline çevrilmiştir.”
SELAHADDİN EYYÛBÎ ve DİYARBEKİR
“Selahaddin Cezire bölgesindeki en büyük ve müstahkem şehirlerinden biri olan Diyarbekir’e, Birinci Cezire Seferinin sonunda hâkim olmuş oldu. Sultan Diyarbekir’e hâkim olmakla Suriye, Cezire ve Anadolu arasındaki kavşak ve bağlantı noktasını ele geçirmiş, böylece Anadolu’yu da etkisi altına alacak bir güç olarak ortaya çıkmıştı. Selahaddin Diyarbekir’e hâkim olmakla hem Cezire bölgesinin tamamında denetimi sağlamış hem de bölgede itaat etmeyen diğer emirlere tabi olmaları halinde nasıl mükâfatlandırılacaklarını göstermişti. Nitekim çok geçmeden diğer emirler de itaat bildirmişlerdi. Selahaddin eman siyaseti, cömertliği ve ahde vefası sonucu en az zararla bölgedeki birliği büyük oranda sağlamış, dönemin İslam dünyasının en büyük sultanı olmuş ve bölgede Haçlılarla mücadele edecek en etkili şahsiyet olarak öne çıkmıştı.”10
Diyarbakır’ın en büyük özelliklerinden birisi, bir Peygamberler şehri olmasının yanı sıra bir sahabe şehri olmasıdır.
“Diyarbekir, 639’da el-Cezîre bölgesinin fethiyle görevlendirilen İyâz b. Ganm’ın ordusunun sol kanadına kumanda eden Hâlid b. Velîd tarafından zaptedildi; rivayete göre Hâlid b. Velîd’in oğlu Süleyman ve sahâbeden Sa’saa bu sırada şehid oldu. Süleyman’ın türbesinin İçkale’de, Sa’saa’nınkinin de şehrin ortasında Ulu Camii ile Hasan Paşa Hanı arasında bulunduğu, bu türbenin aynı adı taşıyan cami ile birlikte 1926’da ortadan kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Sa’saa’nın, Muâviye zamanında el-Cezîre bölgesinin bir kısmına âmil tayin edilen Kûfe eşrafından Sa’saa b. Sûhân olması ihtimali üzerinde de durulmaktadır (İA, III, 606). İslâm fethiyle birlikte Diyarbekir adı verilen bölgenin en önemli şehirleri Âmid, Meyyâfârikīn (Silvan), Mardin, Hısnıkeyfâ (Hasankeyf) ve Erzen idi. Ayrıca burada pek çok kasaba ve kale de bulunuyordu.”11
“Âlimler, şairler, İbn Butlân gibi hekimler de burada toplandı. Böylece şehir İslâm âleminin en büyük merkezlerinden biri haline geldi. Bu devirde yavaş yavaş Hâricîlik yerine Sünnîlik yayılmaya, Hanbelî, Mâlikî ve Şâfiî, nihayet Hanefî mezheplerinde büyük fakihler şehirde görev yapmaya başlamışlardır. Nitekim şehirde bulunan Mesûdiye Medresesi içindeki 1194 tarihli kitâbeye göre burada dört mezhebin fakihleri bir arada öğretim faaliyetinde bulunmaktaydılar.”12
“Bu şehri inşâ ettikden sonra Amida yani Arapça Âmid adı verilmiştir. Bu kelime Arapça emed kelimesinden gelmektedir. İsm-i Fâil şeklidir. Bu konuda bütün tarih kaynakları aynı kanaattedirler. Hatta kaynaklar Âmid kelimesinin nasıl telaffuz edileceğine dair yazılı olarak açıklama bile yapmışlardır. Bu kaynaklar Hicrî II. asra dayanmaktadır (Vâkıdî, 1996: 163-165; Kalkaşandî, 1914: 324; İbn’ülEsîr, 21). Mütercim Âsım ise son noktayı koymaktadır: “Sügûrda yani serhadd-i Irak u Arabda bir belde adıdır ki, hâlen Diyâr-ı Bekr Eyâletinin kâ’idesidir. Nihâyet-i hudûdda vukû’u bâ’is-i tesmiyedir. Aslında bu kelime, hayır ve menfaatle dolu olan kimse demektir ki, gûyâ her birini nihâyete iblâğ eylemiştir” (Mütercim Âsım Efendi, 2013: 1349).”13
Hz. Ömer’in Diyârbekr’in Fethi ile Alakalı Fermânı
“Hz. Ömer’in, Diyâr-ı Bekr ve Arz-ı Rabî‛ bölgelerinin fethi için Ebû Ubeyde bin el-Cerrâh’a gönderdiği fermân şöyledir:
“Bismillâhirrahmanirrahîm
Emîru’l-Mü’minîn Ömer bin Hattab’dan Âmir bin El-Cerrâh’a: Allah’ın selâmı üzerine olsun. Ben, Zatından başka ilah olmayan Allah’a hamd ediyor ve Peygamberi Muhammed’e salât ü selâm olsun diyorum. Bundan sonra:
Kâfirlerle cihâd konusunda kendini çok yordun, Cebbâr olan Allah’ın rızâsı için koşuşturdun. Amellerin arz günü için âhirete çok sâlih ameller gönderdin. Farzlarını yerine getirmede ihmâl etmedin. Peygamberinin Sünnetine tam uydun. Allah yolunda hakkıyla cihâd eyledin. Allah senden de bizden de kabul buyursun; seni de bizi de mağfiret eylesin. Bu mektubumu okuyunca hemen Iyâz bin Ganem ile konuş ve onunla birlikte Diyâr-ı Bekr ve Arz-ı Rabî‛a’ya gitmek üzere bir ordu hazırla. Umarım ki, Allah’ın yardımı sizinle olur ve onun eliyle bu iki diyâr fethedilir. O’na da Allah’tan korkmasını ve Allah’a itâ‛at noktasında azamî gayret göstermesini tavsiye ediyorum. Cihâd yolunda tembellik eylememelidir. Mü’min mücâhidlerin yolundan gitmelidir.
Peygamberlerin efendisinin emrettiklerine uymalıdır ki, Peygamberimize şu âyet indirilmiştir: “Ey şanlı Peygamber! Kâfirler ve münafıklara karşı cihâd eyle ve onlara katı davran.” (Tevbe, 9/93). Allah’ın selâmı sana ve bütün Müslümanlara olsun.”
Hz. Ömer, benzeri bir mektubu da Iyâz bin Ganem’e göndermiştir. Her iki mektubu da Sâ’ide bin Kays sahiblerine teslim eylemiştir. Bunun üzerine Iyâz bin Ganem 8.000 kişilik orduyu hazırlamıştır ki, bunların 2.000’i sahâbedendir. Aralarında Hâlid bin Velîd, Nu‛man bin Münzir, Dırâr bin Ezver, Amr bin Rabî‛a, Zil-Ez‛âr bin Kays, Hamza bin Akîl, Talha bin Eşecc, Âmir bin Fihr, Mikdâd bin Esved, Ammâr bin Yâsir ve Abdullah bin Yukannâ da bulunmaktadır. Hicrî 17. yılda bu hadise gerçekleşmiştir (Vâkıdî, 1996:29 vd).”14
“Müslüman sahâbeler, İran ve Irak’ın fethinden sonra Âmid surlarına dayanmışlar ve şehri dört koldan kuşatmışlardır. Kısaca Diyarbakır Kalesi önüne gelinmişti. Bizans İmparatoru Heraklius yönetimindeki bölgede kuşatma beş ay sürdü. İyaz bin Ganem15, Mardinkapı’yı; Said bin Zeyd16, Urfa Kapı’yı; Muaz bin Cebel17, Dağ Kapı’yı; Halid bin Velid18, Yenikapı’yı tutmuştu.”19
Hz. Elyesa (a.s.) ve Hz. Zülkifl (a.s.)’ın Türbesi
“Diyarbakır Eğil Ziyaret Tepesinde. Eğil ilçe merkezine girmeden 5 km uzaklıkta. Asur Kralı III. Salmasar, İsrailoğulları’nı kuzeye Amid bölgesine sürgün etmiştir. Hz. Elyesa (a.s.) ve Hz. Zülkifl (a.s.)’ın ailelerinin bu sürgünde yurtlarından çıkarıldıkları ve Eğil’e yerleştikleri tahmin edilmektedir. Hz. Elyesa’nın adı Kur’an-ı Kerim’de; ”İsmail, Elyesa, Yunus ve Lutu da (hidayete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık” (En’am, 5/86) ”İsmail, Elyesa’yı, Zülkif’i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendir.” (Sad, 38/48) şeklinde geçmektedir.
Hz. Elyesa (a.s.) İ.Ö. 896 yılında doğmuş, 75 yıl yaşamış ve 45 yıl peygamberlik yapmıştır. Asıl adı Elyesa Bin Uhtub Bin Acuz’dur. Hz. Elyesa’nın İlyas Peygamber’in İsraoğulları üzerine halifesi olduğu ve daha sonra da kendisine peygamberlik verildiği ifade edilmektedir. Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Harun’un (a.s.) eşyalarını barındıran Ahid sandığının son muhafızının da Hz. Elyasa olduğu belirtilir. Hz. İlyas’ın (a.s.) devrinde yaşamıştır. Rivayete göre; Hz. Elyesa’ın (a.s.) küçüklüğünde kötürüm bir vaziyette olduğu ve o sırada İsrailoğullarının peygamberi olan Hz. İlyas’ın (a.s.) bir gün Yahudilerin azgınlığından kaçarak dul bir kadın olan Elyesa’nın annesinin evine sığındığı, kendisini koruyan bu kadının kötürüm olan oğluna (Elyesa) yaptığı dua kabul olunarak Hz. Elyesa’nın (a.s.) sıhhatine kavuştuğu ifade edilir. Bunun üzerine Hz. İlyas’ın dininin esaslarına iman ettiği ve daha sonra da peygamberlik vazifesi ile görevlendirildiği nakledilmektedir. Baalbek hükümdarının zulmünden kaçan Hz. İlyas (a.s.), Tevrat’ı gizli gizli öğretmekte ve kendisi de emirlerinin gereğini yerine getirmekteydi.
Hz. Elyesa (a.s.) da İsrailoğulları’nın ıslahı için uğraştı, tebliğ vazifesi yaptı. Azgınlık ve taşkınlıklarını günden güne arttıran bu kavim, Allahu Teâla’nın kendilerine gönderdiği kitabın gösterdiği yoldan ayrıldı. Kabileler, devletin başına geçmek yarışına girdi. Aralarındaki ayrılık ve başka memleket meseleleri yüzünden birbirlerine düştüler. İsrailoğulları arasındaki fitnenin kavga ve çekişmelerin sonu gelmez oldu. Nihayet Allahu Teâla üzerlerine Asur devletini musallat kıldı. Esir olup zelil ve perişan bir hayat sürdüler. Elyesa (a.s.), İsrailoğullarına çok nasihat etmesine rağmen, onlardan çok azı kendisini dinlemiş ve iman etmiştir.
Hz. Elyesa (a.s.) ile ilgili halk inanışları da bulunmaktadır. Bölge halkının anlatımına göre; Hz. Elyesa (a.s.), Eğil’e gelip dinini tebliğ etmiş, ancak kimseyi inandıramamıştır. Çok yaşlanmış ve bir gün ortadan kaybolmuş ve hiç kimse nereye gittiğini bilememiş. Bir gün, Eğil’de ölen birisini götürüp gömmüşler. Gömdükleri yerde Elyesa’nın (a.s.) kabri varmış. Elyesa (a.s.) ölüye “buradan git, burası benim mezarım” biçiminde seslenince ölü, “ben ölüyüm gidemem”, deyince, Elyesa (a.s.) “söyle seni buradan kaldırıp başka bir yere gömsünler” demiş. Ölü yine ölmüş olduğunu ve kimseye sesini duyuramayacağını söyleyince, Elyesa (a.s.) “sen seslen, ben insanların duymasını sağlarım” demiş. Ölü, buranın Elyesa’nın (a.s.) mezarı olduğunu ve kendisinin başka bir yere nakledilmesini istemiş ve bunu duyanlar, gelip ölüyü başka bir yere nakletmişler. Hz. Elyesa’nın (a.s.) kabrinin üstüne de kubbe yapmışlar.
Hz. Elyesa (a.s.) İÖ. 821’de Eğil’de vefat etmiş ve burada eski Tekke köyüne defnedilmiştir. Çok eski bir caminin bitişiğinde bulunan ve iki kemer üzerine oturtulmuş bir türbedir. Mezarının uzunluğu 6 m. civarındadır. Bu ziyaret yerinin, tanıtım yazısında şu ifadeler yer alır:
“Bu kabir, Elyasa’nındır (a.s.). İlyas (a.s.) kendisinden sonra İsrailoğullarına halife bırakmıştır. Elyesa Ehtub’un oğludur. Elyesa (a.s.), İlyas’ın (a.s.) amcası oğludur. Takriben M.Ö. 1200 senesinde yaşamıştır. 850 seneden beri burada yaşayan ilim adamları tarafından Elyesa (a.s.) olarak bilinir. Kufi yazı ve muhtelif taşlardaki Arapça yazılarda görüldüğü gibi, kabir Elyesa’nın (a.s.) kabridir.”
Tekke köyündeki kabrinin nakli, baraj yapılmasından dolayı sular altında kalma riski nedeniyle Diyanet işleri ve Vakıflar Genel Müdürlüğü iş birliği ile 14-17 Eylül 1995 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Nakil için 9 kişiden oluşan bir heyet oluşturulmuştur. Bu heyette Eğil Kaymakamı Selim Çapar, Müftü Ekrem Abbasioğlu, Müftülük memuru Burhanettin İncedursun, Eski Medrese hocası Ömer Kalkan (Seyda Molla Ömer), Eski Medrese hocası İmam Sadullah Kızılay, Kaymakamlık V.H.K.İ Mahmut Laçin ve üç işçi bulunmaktadır. Önce Hz. Elyesa’nın (a.s.) kabrinin taşınmasına başlanmış ve bu faaliyet 2 gün sürmüş sonra Hz. Zülkifl’ün (a.s.)kabrine ulaşılmıştır. Heyette bulunanlar ittifak halinde her iki cesedin ve kefenin hiçbir şekilde çürümediğini, daha dün ölmüş gibi taze olduğunu belirtmişlerdir.
Bu taşıma hikâyesini, definde bulunan Hüsamettin Akboz’dan dinleyelim;
“Hz. Zülkifl’ü (a.s.) Dicle kenarından Seyda Molla Ömer ve 4 işçi pikaba yükledi, defin mekânında biz 35 kişi idik, iplerle zorlukla indirdik, çok ağırdı, tekbirlerle gömdük. Ancak Seyda Molla Ömer ve 4 kişi kolaylıkla pikaba yüklemişti. Seyda Ömer’e sorduk anlattı. “Zülkifl peygamberi baştan ayağına kadar kontrol ettim, daha dün vefat etmiş gibiydi. Boyu bizim kadardı, kefeni tığla örülmüş şekildeydi, hafif tozluydu, başına dokununca başını örten örtü açıldı, beyaz saç ve sakalı vardı.”
Hem Zülkifl (a.s.) hem de Elyesa (a.s.) kabirlerinin taşınma sırasında görevli bulunan Seyda Molla Ömer de şunları anlatıyor;
“Her iki naaşı da bizzat gördüm. Naaşlar yeni ölmüş insan cesedi gibiydi. Canlı bir insan yatmış hali, uykudaki hali gibiydi. Nasıl ki yatarsınız sadece hareketsiz olursunuz... İşte aynen öyleydi. Canlı bir insan gibiydi vücut yapıları. Ellerine, beline, ayaklarına uyluklarına ellerimle dokumdum. Her tarafı sağlamdı. Onlara duyduğumuz hürmetten ve mahcubiyetimden dolayı yüzlerini açıp bakamadım. Hz. Zülkifl’ün saçını gördüm, hemen kapattım. Saçı kara değildi, hepsi ak da değildi. İkisinin arasıydı. Kefenlerinde leke bile yoktu. Tertemiz bembeyazdı. Hz. Zülkifl, Elyesa peygamberden daha ağırdı. Boyları bizden uzundu.”
Her iki Peygamberin de naaşlarının çürümemiş olması, Hz. Peygamber’in “Cenab-ı Hak, toprağa, peygamberlerin cesedini çürütmeyi haram kılmıştır.” hadisi ile irtibatlandırılmıştır.
1316/1898, 1321/1903, 1323/1905 tarihli Diyarbakır salnamelerinde “Nebi Elyesa’nın peygamber olduğu ve kabrinin de Eğil’de olduğu” bilgisi mevcuttur.”20
Ayrıca Diyarbakır’da Sahabelerin yattığı kabirler mevcuttur. Şehrin fethinde birçok sahabe görev aldığı için fetih sonrası aileleriyle buralara yerleşmişler. Bugün onların torunları olan birçok aşiret bu topraklarda yaşamaya devam etmektedir. Bilinen yan yana yatan tek peygamber kabri Diyarbakır’dadır.
Yine Diyarbakır’ın manevi büyüklerinden Nakşibendî-Hâlidî şeyhi Şeyh Abdurrahman Aktepe, Çınar ilçesinin Aktepe köyünde medfun büyük bir Allah Dostudur. Pek çok yazılı eser bırakmış âlim, fazıl bir zattır. Aktepe’nin eserlerinin çoğu henüz yazma halde ailesine ait kütüphanede bulunmaktadır. Bu eserler ve kütüphanede mevcut yaklaşık 250 kadar yazmanın mikrofilmleri Diyarbakır Ziya Gökalp Yazma Eserler Kütüphanesi’nde Aktepe bölümünde korunmaktadır.
Diyarbakır’da Yetişmiş Ünlüler
Ahmed Mürşidi (Ahmediye adlı pendamesiyle ünlendi. Mürşidin öbür eserleri: Yusuf ve Züleyha, Mevlud´i Nebi, Viladedi Hümayun Risalet penahi’dir.) Ali Emiri (Araştırmacı, tezkire yazarı. Ömrü kitap okumak, yazmak ve toplamakla geçen Ali Emiri´nin zengin bir kütüphanesi vardı. Vefatından sonra bu kitapları Fatih Millet Kütüphanesine konulmuştur. Tezkire-i Suara´yi Amid, Osmanlı Vilayet-i Şarkiyesi, Osmanlı Şehirleri, Diyarbakırlı Bazı Zevatın Tercüme-i Halleri gibi eserleri mevcuttur.) Ebülkasım Amidi (İyi bir şiir eleştirmeni olan Amidi aynı zamanda hattad idi.) Ebülhasan Seyf-üd-din el Amid Amidi (12. yy’ın ünlü alimlerden olan Amidi, fıkıh, hadis, felsefe, tıp ilimleri tahsil etti. Özellikle fıkıh ve felsefede devrinin en önemli otoritesiydi. Otuza yakın eseri vardır.) Hamid Aytaç (Hattat. Eserleri birçok İslam ülkesinde geniş ilgi gördü. Sisli Camisi Yazıları, Söğütlü Çeşme Camii Kuşak Fetih süresi, Tarabya Camii Kubbe yazıları önemli eserleridir.) Şevket Beysanoğlu (Araştırmacı, yazar. Beysanoğlu’nun Diyarbakır Kültür ve Tarihi’nin gün yüzüne çıkartılmasında önemli çabaları oldu. Bazı kitapları: Diyarbakır Folkloru, Ziya Gökalp, Diyarbakır’lı Fikir ve Sanat Adamları, Bütün Cepheleriyle Diyarbakır, Kısaltılmış Diyarbakır Tarihi ve Abideleri, Anıtları ve Kitabeleriyle Diyarbakır Tarihi.) Cemili (Şair, Şiirlerinin büyük bir bölümünü Çağatay lehçesi ile yazdı.) Ziya Gökalp (Yazar, Abdulhamid’e karşı gizli örgüt çalışmalarına katıldığından dolayı hapsedildi ve sürüldü. Sürgün yeri olan Diyarbakır’da Ittihat ve Terakki Partisini örgütlemeye çalıştı, gazete çıkardı. 1923’te Diyarbakır Milletvekili seçildi.1924 Ekim’inde İstanbul’da öldü. Kitaplarından bazıları: Türkçülüğün Esasları, Saki İbrahim Destanı, Altın Işık.) İbrahim Gülşeni (Halveti’liğin bir kolu olan Gülşeni Tarikati’nin kurucusu) İbn-ül Ezrak (Tarihçi Silvan’da doğdu. Tarihi Meyyafarikin adlı eseriyle tanındı.) Molla Çelebi (Sultan IV. Murat Bağdat seferinden dönüşünde Diyarbakır’da Molla Çelebi’yle görüştü. Kendisini İstanbul’a götürdü. Burada Es ile adlı kitap hazırladı. Daha sonra Red ve Kabul, Doğunun Şerhi ve Fevibe adlı kitapları yazdı.) H. Ragip Müderris (Alim. Dini konularda 30’u aşkın eseri vardır.) Nesimi (Divan şairi. Eserleri arasında Türkçe ve Farsça divan en önemlileridir) Said Paşa (Osmanlı devlet adamı, yazar. Yazdığı 10 ciltlik genel tarih kitabi Mirat-ül İber´in 9. cildi basıldı. Sonuncusu da yazma olarak İstanbul müze kitaplığındadır. Diyarbakır Tarihi adlı çalışmasıyla da 1884 tarihli Diyarbakır Salnamesinin 2. bölümünü oluşturdu.) Süleyman Nazif (Şair, yazar.) Cahit Sıtkı Tarancı (Şair) Sezai Karakoç (Şair, yazar, fikir ve düşünce adamı) Aşık İhsani (Halk Ozanı).
1 Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Haziran 2021 Sayı 27.
2 Diyarbakır, Mekân, Toplum, Ekonomi kitabı, Takdim yazısı.
3 Diyarbakır, Âlimler, Ârifler, Edîpler/ İbrahim Özcoşar, Mustafa Öztürk, Ali Karakaş, Ziya Polat.Sf.265 / Ahmet Tanyıldız.
4 Diyarbakır, Âlimler, Ârifler, Edîpler/ İbrahim Özcoşar, Mustafa Öztürk, Ali Karakaş, Ziya Polat.Sf.268 / Ahmet Tanyıldız.
5 Diyarbakır, Âlimler, Ârifler, Edîpler/ Editörler İbrahim Özcoşar, Mustafa Öztürk, Ali Karakaş, Ziya Polat.Sf.270 / Ahmet Tanyıldız.
6 Diyarbakır, Âlimler, Ârifler, Edîpler/ editörler İbrahim Özcoşar, Mustafa Öztürk, Ali Karakaş, Ziya Polat.Sf.271 / Ahmet Tanyıldız.
7 Ulu Câmi: Anadolu'nun en eski Câmisidir. 638 yılında Diyarbakır'a hâkim olan Müslüman Araplar tarafından şehrin merkezindeki en büyük mabedin (Martoma Kilisesi) Câmiye çevrilmesiyle oluşturulmuştur. Daha sonra 1091 yılında Büyük Selçuklu Hükümdarı Melikşah'ın buyruğu ile büyük bir onarım gördüğünü, değişik dönemlerde birçok kez onarım ve eklentilerle bugünkü şeklini aldığını kitabelerinden öğrenmekteyiz. 1115 yılında geçirdiği yangın ve deprem sonucu içerisindeki kemerler sütunlar bezemeli taşlar hepsi yıkılmıştır. Dışarıda bulunan mermer taşları bu tarihten sonra yayılmıştır. Erken İslam döneminin ünlü Şam Emeviye Câmi'nin (benzerliklerden dolayı) Anadolu'ya yansıması olarak yorumlanan Diyarbakır Ulu Câmi, İslam âleminin 5. Harem-i Şerifi olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Câmide sibernetiğin babası olarak kabul edilen ünlü bilgin El Cezeri'nin yaptığı güneş saati bulunmaktadır. Yılmazçelik, XIX.Yüzyılın İlk Yarısında Diyarbakır (1790-1840), sh. 50 vd.
8 Diyarbakır, Mekân, Toplum, Ekonomi/ İbrahim Özcoşar, Mustafa Öztürk, Ali Karakaş, Ziya Polat.Sf.159 / Ejder Okumuş.
9 İslam Ansiklopedisi “Diyarbakır” Maddesi.
10 İlk Çağlardan Osmanlıya Diyarbakır / Editörler İbrahim Özcoşar, Mustafa Öztürk, Ali Karakaş, Ziya Polat.Sf.293/Ziya Polat.
11 İslam Ansiklopedisi “Diyarbakır” Maddesi.
12 İslam Ansiklopedisi “Diyarbakır” Maddesi.
13 Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Haziran 2021 Sayı 27.
14 Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Haziran 2021 Sayı 27.
15 Iyâz bin Ganem (ö. 20 H./642 M.): Hudeybiye Muahedesine katılan bir sahâbedir. Geniş anlamda Cezîre bölgesinin Bizansa yardım ettiklerini duyan Hz. Ömer, hemen bölge komutanı olan Ebu Ubeyde bin Cerrâh’a bu bölgelerin kuşatılması için talimat göndermiştir. Ebu Ubeyde, Cezîre bölgesnin fethi için Iyâz’ı görevlendirmiştir. Ebu Ubeyde vefât edince Iyâz bin Ganem’i bütün bölgenin fethi için onun yerine tayin eyleyen Hz. Ömer, “Ebû Ubeyde’nin tayin ettiği beyi değiştirmem” dediği malumdur. Bkz. Ali Abd Mişâlî, Iyâz bin Ganem, Şam, 2013. Önemli bir çalışmadır.
16 Said bin Zeyd (d. 600-ö. 671): Mekke’de doğmuştur. Soyları Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ile Kâ’b bin Lüey’de birleşmektedir. Cahiliye devrinde bile puta tapmamıştır. Hazreti Ömer (r.a.)’ın kardeşi olan eşi Fatıma ile birlikte ilk iman edenler arasında yer almıştır. Aynı zamanda Hazreti Ömer (r.a.) ile amca çocuklarıdırlar. Hz. Ömer (r.a.) da Said’in kız kardeşi Atîke ile evli bulunmaktaydı. Sade bir hayat yaşayarak belli mevkilerde görev almamaya çalıştı. 671 yılında Medine yakınlarında bulunan Akik’te vefat etti. Cenazesi Sa’d bin Ebi Vakkas tarafından yıkanıp kefenlenirken, cenaze namazını da Abdullah bin Ömer kıldırdı.
17 Muâz bin Cebel (d. 605, Medine - 640, Remle): Sahabi ve fıkıh bilgini. Ayrıca İslam Peygamberi’nin vahiy kâtiblerinden birisidir. Muâz bin Cebel, uzun zaman Yemen valiliğinde bulundu. Peygamberin vefat haberini burada aldı. Daha sonra Mekke’ye dönerek ilk halife Ebu Bekir’in şûra meclisinde görev aldı. Bu sırada Suriye’deki savaşlara ve tebliğ faaliyetlerine katıldı. Filistin taraflarında zekât memuru ve Kur'an eğitmeni olarak görev yaparken Kudüs ile Remle şehirleri arasında veba hastalığından 36 yaşında hayatını kaybetti.
18 Halîd bin Velîd (d. 592 - ö. 642); Seyfullah (Allah'ın kılıcı) olarak da bilinen Arap komutan. Hudeybiye Antlaşması sonrasında Müslümanlığı seçene kadar Kureyşlilerin saflarında, sonrasında İslam devletinin emrinde savaşmıştır. Müslüman olduktan sonra Bizans ve Sasanilere karşı zaferler kazanmıştır. Bunların en dikkat çekeni Yermük nehri kıyısında Bizans ordusunu bozguna uğrattığı savaştır. Katıldığı yüzü aşkın savaşta yenilgiye uğramamıştır. Hâlid bin Velid savaş kaybetmemiş nadir komutanlardandır. Irak ve İran'ı üç yıl gibi kısa bir süre içerisinde İslam devletine bağlamıştır. Fetihleri Anadolu'da Kahramanmaraş'a kadar uzanmıştır. 638 yılında Ömer bin Hattab tarafından ordu komutanlığından alınıp idari bir göreve verilmiştir. Bir yıl sonra bu görevden istifa etmiştir. 642 yılında savaş meydanında ölmediğine üzülerek yatağında eceliyle can vermiştir.
19 Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Haziran 2021 Sayı 27.
20 Kaynak; Eğil ve Turizm - Peygamberler Kenti Eğil; Prof. Dr. Yusuf Kemal Haspolat / Diyarbakır Kutsal Yerler Atlası; T.C. Diyarbakır Valiliği, editör Doç.Dr. İrfan Yıldız/ Nebiler, I. Uluslar arası Sahabiler, Azizler ve Krallar Kenti Diyarbakır Sempozyumu 25-27 Mayıs 2009, Diyabakır Valiliği ve Dicle üniversitesi, Diyarbakır’da Peygamber makam ve kabirleri, Ali Melek / Nebiler, I. Uluslar arası Sahabiler, Azizler ve Krallar Kenti Diyarbakır Sempozyumu 25-27 Mayıs 2009, Diyabakır Valiliği ve Dicle üniversitesi, Eğil ve Ergani halkının dilinde metfun Peygamberler, Yrd. Doç. Dr. M. Cengiz Yıldız.
