Devlet Destekli Soykırım: Keşmir Sorunu 2 / Dr. Syed Murad Ali Shah
BM önünde Hindistan ve Pakistan varlığı devam ededursun, jus cogens ve uluslararası hukuk açısından devlet destekli bir soykırım, yargı kararlarının uygulanabilirliği noktasında nasıl değerlendirilmektedir?
Keşmir sorununu anlamak için bir dizi yaklaşım benimsenmiştir. Bunlardan ikisi oldukça meşhurdur. Birincisi, insan hakları yaklaşımıdır. Bu konuda Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Bangladeş’in 1971’de ayrılmasına ilişkin raporunda, “Sömürge altında olmayan halkların, bir devlet tarafından ciddi insan hakları ihlallerine, ısrarlı baskıya, hedefli cinayetlere, tahakküme, ayrımcılığa, marjinalleştirmeye ve diğer ağır adaletsizliklere maruz bırakılması halinde bu halkların onarıcı ayrılma hakkına (remedial secession) sahip olduklarını, çünkü bütün sayılan eylemlerin bu türden insan hakları ihlallerine dahil olduğunu” ifade etmiştir. İkincisi, İkili Yaklaşımdır. Tüm self-determinasyon çabalarında, bu hakkın tanınması için ikili yaklaşımla başarılı bir model oluşturulmuştur. Bu, self-determinasyon hakkını arayan insanların iradesinin, elde etmek istedikleri self-determinasyon tipine karar vermesi gerektiği anlamına gelir. Bu konuda, Filistin’in devlet olma sorunu, Kosova ve Güney Sudan örnek verilebilir. Bu yaklaşım, uluslararası toplum tarafından Libya’daki tecrübelerle de desteklenmiştir. Ayrıca Doğu Timor, Kosova ve Güney Sudan’da olduğu gibi, bu hakkın gerçekleştirilebilmesi için büyük güçlerin rolü ve onların desteğinin gerekli olduğunu kanıtlamıştır. Fakat aynı durum, Keşmir uyuşmazlığında başarısız olmuştur. Uluslararası toplumun bu tutumu nedeniyle işgal altındaki Keşmir halkı, Keşmir uyuşmazlığını çözmeyi amaçlayan tüm barışçıl yolların başarısızlığını da gördükten sonra kendi self-determinasyon haklarını güvence altına almak amacıyla 1989’da büyük bir çalkantı başlatmıştır. Bu isyan, bu çözülemeyen çatışmanın meydana getirdiği bir insani krize neden olmuştur. Zira söz konusu olan şeyler, Hindistan işgalindeki Keşmir’den Azad Cammû-Keşmir’e büyük çaplı bir göç dalgası, bölünmüş ve can kaybı olan ailelerin müşkül durumu, kayıp şahıslar/toplu mezarlar, haberlerin yayılmasına engel olunması, yetimler, dullar vb. içler acısı bir tablodur. Bu meselelerden başka, Hindistan işgali altındaki Keşmir’de çok sayıda mağdurun rehabilitasyonu yapılmamış, Kontrol Hattı boyunca dikenli teller örülmüş ve bu da yaban hayatın hareket imkanını kısıtlayarak, nesli tükenmekte olan türler de dahil olmak üzere yaban hayatın ölümüne, çevre felaketlerine ve buradaki hayvanların sefaletine neden olmuştur.
Keşmir sorununun yalnızca ülkesel bir mesele olmadığı, aksine uluslararası düzeyde bir insanlık meselesi haline geldiği ortaya çıkmıştır.
Şu anda Keşmir Vadisinde yaşayan on üç milyonluk sivil nüfusa karşı baskı yapmak için yedi yüz binden fazla Hint askeri bulunmaktadır. Elbette bunlar yaklaşık rakamlardır, çünkü bu bölgedeki Hint ordusunun ve yarı askerî birliklerin mevcudiyetinin kesin rakamlarını hesaplamak oldukça zordur. Hindistan ve Pakistan arasındaki uyuşmazlık, sırf ülkesel bir uyuşmazlık ise bölgede böylesine büyük bir ordunun bulunmasına ne gerek var? Gerçek şudur ki Hindistan bu güçleri sivil nüfusu sindirmek için kullanmaktadır. Sonuç olarak Hint ordusu Keşmir halkının değil, bölgedeki Hindistan hükümetinin tek temsilcisi olarak görülmektedir. Hatta Keşmirliler, Hint ordusunun kapılarına konuşlandırılmasının amacını, bu topraklardaki nüfus çoğunluğunun Müslümanlardan Hindulara geçmesini arzulayan köktendinci bir Hindu misyonunu yürütmek olduğuna bağlamaktadırlar.
BM Şartı self determinasyon hakkını teyit etmiştir. Bu doğrulamanın, özellikle BM Şartı’nda belirtilen ilkenin yorumlanması suretiyle 14 Aralık 1960 tarihli Sömürge Ülkeleri ve Halklarına Bağımsızlık Verilmesine İlişkin Bildirge aracılığıyla ve 24 Ekim 1970 tarihli Dostluk İlişkileri Bildirisi ile de yapıldığını belirtmek gerekir. Üstelik bu ilke uluslararası hukuka göre jus cogens haline gelmiştir. 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nde belirtildiği gibi:
“Bir anlaşma, yapılması sırasında uluslararası genel hukukun emredici bir normu ile çatışıyorsa batıldır. Bu sözleşmenin amaçları bakımından, uluslararası genel hukukun emredici bir normu, bir bütün olarak devletlerin, uluslararası toplumun, kendisinden hiçbir surette sapmaya müsaade edilmeyen ve ancak aynı nitelikte olan daha sonraki bir uluslararası genel hukuk normu ile değiştirilebilecek olan bir norm olarak kabul ettiği ve tanıdığı bir normdur.”
Uluslararası toplumun rolüne gelince, bu uluslararası çatışma (Keşmir uyuşmazlığı) iki farklı yükümlülük altında, yani ahlaki yükümlülükler ve yasal yükümlülükler altında destek görmüştür. Uluslararası toplum ilk olarak Keşmir uyuşmazlığının uluslararası mahiyetini tanıyan BM kararlarını kabul etmiş ve Cammû-Keşmir halkının self-determinasyon hakkına sahip olduğu fikrine destek vermiştir. Bu, ahlaki yükümlülük için yeterlidir. Hukuki yükümlülükler söz konusu olduğunda ise Keşmir halkının self-determinasyon iddialarını destekleyen bir dizi uluslararası insan hakları belgesi bulunmaktadır. Ayrıca uluslararası toplum, Cammû-Keşmir halkının MSHS ve ESKHS’nin ortak 1. maddesi uyarınca self-determinasyon hakkına sahip olduğunu düşünmektedir. Zira self-determinasyon hakkı, diğer tüm haklar için bir ana haktır. Ancak tüm bunlara rağmen Keşmir sorunu, uluslararası toplum nezdinde Hindistan açısından hala bir utanç hikâyesidir.
Dahası, insan haklarının korunması söz konusu olduğunda Uluslararası Adalet Divanı Doğu Timor ve Batı Sahra davalarında açıkça belirttiği gibi, “Tüm devletler İnsan Haklarını korumakla (self-determinasyon hakkı dahil) yükümlüdür ve erga omnes yükümlülük arz etmeleri nedeniyle bu yükümlülüklerin ihlal edilmesi uluslararası toplumun tüm mensuplarına karşı suç teşkil eder.” Bunun yanı sıra Uluslararası Hukuk Komisyonu, self-determinasyon hakkı da dahil olmak üzere insan haklarının jus cogens olduğunu beyan etmiştir.
Ancak Cammû-Keşmir halkının gayri meşru Hint işgaline karşı bu korumadan faydalanamadığı ortadadır. Zira Hindistan’ın eylemleri ve ağır insan hakları ihlallerine ilişkin rakamlar madalyonun öteki yüzüdür.
Keşmir halkı Hint kuvvetlerinin vahşetine maruz kalmaktadır. Keşmir’deki yasadışı işgale karşı 1990’larda, 2010’da ve 2019’daki ayaklanmalardan sonraki sokağa çıkma yasaklarında Hint kuvvetlerine bu yasağı ihlal edenleri gördükleri yerde vurma izni verilmiştir. Keşmir halkı süregelen ve ne kadar devam edeceği de belli olmayan böylesi bir sokağa çıkma yasağı ile karşı karşıyadır. Bunun yanı sıra, ceza adaleti sisteminin hukuksal yollarından ve Hint güçlerinin neden olduğu fiili zarara karşı herhangi bir çözüm arayışından bile mahrum bırakılmıştır. Zira masum Keşmirliler’e uygulanan drakonyan kanunlar, Hint güçlerinin her türlü işkence, tecavüz, insan hakları ihlalleri, gözaltı cinayetleri ve benzeri fiillerini cezasız bırakmaktadır. Acı gerçek şudur ki Keşmir halkının özgürlük ve bağımsızlık talebini susturmak için yedi yüz binden fazla askerî veya yarı askerî birlik Keşmir’de konuşlandırılmıştır. Buna karşın raporlar, bildiriler, açıklamalar ve benzeri suretteki binlerce sese rağmen şu ana kadar hiçbir Hintli silahlı personel, Keşmir halkının insan haklarını ihlal ettiği için açık ve somut delillerle yargılanmamış veya cezalandırılmamıştır.
“Hiç kimse kendi davasında yargıç olamaz.” hukukun ve doğal adaletin köklü bir ilkesidir. Ünlü İngiliz siyaset filozofu Thomas Hobbes, aynı cümleyi 1651 tarihli “Leviathan” kitabında yazmıştır. Dünyanın medeni milletleri bu yerleşik hukuk ilkesine saygı duymaktadır. Fakat Hindistan, dünyanın en büyük demokrasilerinden biri olduğu iddiasına rağmen Keşmir’deki uygulaması ile bunu reddediyor. Hint güçlerinin, kendi personelinin eylemlerini nasıl yargılayabilecekleri hususu bu sözde demokratik sloganlar ve uygulamalar karşısında bir sorun teşkil etmektedir. Hatta Keşmir halkı sadece ulusal değil, uluslararası düzeyde de somut ve bağımsız bir yargı sisteminin bulunmaması nedeniyle adil yargılanma ve adaletten mahrum bırakılmıştır.
Jus cogens nitelikteki bir suç soykırım ve özellikle de devlet destekli soykırımdır. 1948 Soykırım Sözleşmesi ve UCM Statüsü bu kuralın içeriğini düzenlemiştir. Raphael Lemkin, 1944’te bu kelimeyi çok açık bir şekilde tanımlamıştır. Bununla ilgili olarak, dini veya ırksal nedenlerle herhangi bir milleti, topluluğu veya gurubu ortadan kaldırmak amacıyla genellikle farklı yöntemler izlenmiştir. Masum insanlara işkence, mülklerini tahrip etme, cinsel şiddet, devlet destekli kasıtlı cinayetler, hırsızlık, yağma, zorla sınır dışı etme, toplama kampları kurma ve bunlara benzer tüm fiiller, Hindistan’ın söz konusu bölgeyi Hindular açısından etnik olarak homojen hale getirmek ve Müslüman nüfusa karşı Hindu çoğunluk bölgelerinin diğer kısımlarıyla eşit hale getirmek için Keşmir’de yapmakta olduğu soykırım suçunun uzantılarıdır. Hindistan hain hedeflerine ulaşmak için insani yardımları bile engellemiştir.
Hindistan’ın tüm bu vahşetine bakıldığında, jus cogens kapsamındaki suçların Hindistan hükümetinin çatısı altında ve onun tam desteğiyle işlendiğini göstermektedir. Devlet destekli soykırım ve insanlığa karşı suçların işlenmesi, bu suçları yargılamak için UCM’nin müdahalesini gerektirir. Ne var ki bu, UCM evrensel yargı yetkisine sahip olursa mümkün olacaktır. Yahut Keşmir gibi sorunların uluslararası düzeyde hukukun yardımıyla çözülebilmesi için evrensel yargı yetkisine sahip başka bir uluslararası mahkemenin kurulmasına ihtiyaç vardır. Bunun yanında, uluslararası mahkemelerin yargı yetkisine başvurmak için (1949 tarihli dört Cenevre Sözleşmesinin ortak 3. maddesi ve UCM Statüsü md. 8(c) gereğince) bu bölgenin uluslararası ya da uluslararası nitelikte olmayan bir silahlı çatışma bölgesi olması gerektiği ileri sürülebilir. Bununla ilgili olarak Uluslararası Hukuk Derneği Yürütme Kurulu 2010 yılındaki Lahey Konferansı’nda her tür silahlı çatışmanın en az iki asgari özelliğe sahip olduğunu vurgulamıştır. Silahlı bir çatışmada, gereğince organize edilmiş silahlı gruplar var olmalı ve bunlar varlıklarını tanımlayabilecek ölçüde çatışmaya dahil olmalıdırlar. Bazıları daha fazla olduğunu ifade etse de 2010 yılında bile Keşmir’de 17’si faal, 18’i faal olmayan 35 silahlı grup vardı. Bunların yarısı Hindistan tarafından yasaklanmıştır. Bu gruplar ya Pakistan’a katılmak istiyorlar ya da bağımsız bir devlette yaşayabilmek için bağımsızlıkları adına mücadele ediyorlar. Hindistan’ın iddia ettiği gibi pek çok grubun kökeni Pakistan’a dayanıyor ve Hindistan Güvenlik Güçlerine sınır ötesi saldırılar geçekleştiriyorlar. Pakistan, Hindistan’ın bu iddialarını reddediyor ve bu gruplara özgürlük savaşçıları muamelesi yapıyor.
Aynı zamanda Hindistan’ın bölgedeki askerî varlığı, burayı dünyanın yüksek oranda militarize olmuş alanlarından biri ve Hindistan tarafından insanlığa karşı suçlar, devlet destekli soykırım gibi jus cogens suçlar işlenmek suretiyle insan hakları ihlallerinin de yoğun yaşandığı bir bölge haline getirmiştir. Uluslararası akademisyenlerin eserlerinde bu bölgedeki en eski uluslararası silahlı çatışmalardan biri olarak Hindistan ve Pakistan’ın her ikisinin de dahil olduğu bu uyuşmazlıkları saydıklarını belirtmek yerinde olacaktır. Dolayısıyla bu meselede, özellikle uluslararası silahlı çatışma ve jus cogens suçların işlenmesine ilişkin tüm unsurlar mevcuttur. Burada UCM’nin konuya dahil olmasını ya da uluslararası toplumun başka bir uluslararası ceza mahkemesi kurması gerekiyor. Bu sadece, Keşmirlilerin uğradığı zararların onarımı için değil, aynı zamanda gelecekte böyle sorunların yaşanmaması için de gereklidir.
Ayrıca insan haklarına dair antlaşma ve sözleşme hükümlerinin jus cogens olarak uluslararası uygulamasını sağlayabilecek, Birleşmiş Milletler ve organları ve diğer kurumlar gibi uluslararası örgütlerin zaten mevcut olduğunu fakat bu normların hukuken icra edilmesinde ve uluslararası sistemde yer alan birtakım boşlukların giderilmesi gerektiği sonucuna vardık. Örneğin soykırım suçunun devletin sorumluluğunu doğurmasının zorunluluğuna ilişkin olarak UAD bile Bosna Hersek v. Sırbistan/Karadağ kararında şu sonuca varmıştır: “Soykırım Sözleşmesi, ulusal veya uluslararası her alanda devletin sorumluluğunun yerine getirilmesi ve tüm devletler tarafından adli işbirliğinin sağlanması şeklinde uluslararası toplumun üzerine ikili sorumluluklar yüklemektedir.” Bu davada tartışılan hükümlerin devletleri soykırım ve diğer yardımcı suçlar konusunda bağlamadığı iddiası kabul edilebilirse de böyle bir iddia, Soykırım Sözleşmesi’nin konu ve amacıyla doğrudan çelişen bir yorum olacaktır. Nitekim aynı savunma, Sırbistan ve Karadağ tarafından yapılmış fakat UAD bu iddiayı reddetmiştir. Bu bağlamda UAD, 3. maddenin hem devletlere hem de bireylere aynı sorumlulukları yüklediği kanaatine varmıştır. Bu durum, devletlerin gerekli özeni göstererek, soykırımı ve diğer suçları önlemekten hukuken sorumlu olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmamıştır. Bu suçları engellemek için devletler arasındaki işbirliği, uluslararası hukuka göre uluslararası bir yükümlülüktür ve kasıtlı körlük politikasına ya da bu olaylara rıza gösterilmesine üçüncü devletler ya da uluslararası toplum müsaade etmemelidir, çünkü bu daima devletlerin sorumluluğunu doğuracaktır.
Uluslararası Adalet Divanı üyeleri Yargıç Tanaka ve Yargıç Ammoun’un tüm insan haklarının jus cogens ve bağlayıcı normlar olduğu yönündeki ifadeleriyle de hemfikirdir. Hatta İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ile birlikte BM Şartı’nda bu önemli kavram, insan haklarına ilişkin maddelerin satır aralarından çıkarılabilir. Dolayısıyla bunların korunması uluslararası toplumun omuzlarına düşen bir sorumluluktur, özel bir dikkat gerektirir ve zorunludur.
Hindistan’ın Keşmir’deki masum halka karşı yürüttüğü devlet destekli soykırım konusunda bu durum görülebilir. Nitekim Hindistan, bir yandan 1948 Soykırım Sözleşmesine taraftır. Diğer yandan, söz konusu sözleşmede öngörülen konularda UAD’nin yargı yetkisini düzenleyen IX. maddeye çekince koymuştur. Bu çekince, aslında bu sözleşmenin uygulanması ve geçerliliği açısından sözleşmenin ruhuna aykırıdır. Gerçekten de Hindistan Dünya Mahkemesi’ni ikili oynayarak tamamen etkisiz kılmıştır. Bu nedenle, herhangi bir başka taraf, Keşmir sorununu hukuki veya adli olarak çözmek isterse, Hindistan’ın rızasına bağlı kalmak zorundadır. İlginç bir şekilde, Pakistan da Soykırım Sözleşmesi’ne taraftır, ancak herhangi bir hükmüne çekince koymamıştır. Hindistan, Soykırım Sözleşmesinin yargı yetkisini kabul etmek yerine hükümsüz kılıyor. Sonuç olarak, artık jus cogens olarak adlandırdığımız, uluslararası hukukun en temel normlarını ve insanlığın korunması ilkesinin temelini oluşturan normlara istinaden ya UCM’ye evrensel yargı yetkisi vermenin ya da herhangi bir devletin veya başka bir unsurun rızasından bağımsız olarak, insanlığa karşı suçlar ve devlet destekli soykırım suçu üzerine evrensel yargı yetkisini münhasıran tatbik edecek bir başka mahkemenin kurulmasının vakti gelmiştir.
Bu çözüm, bu sorunun çözülmesinin önünü nasıl açacak? Şöyle ki, Keşmir uyuşmazlığına getirilen önerilerin (uluslararası yargısal müdahale yoluyla insancıl bir modele binaen kabul edilebilecek yeni bir yaklaşımın dışındaki) tamamı tükenmiş ya da miadı dolmuştur. Nitekim Birleşmiş Milletler’in yakın tarihli insan hakları raporları ve konuya ilişkin endişelerinden ve ayrıca uluslararası insan hakları kuruluşlarının beklentilerinden de bunun desteklendiği anlaşılmaktadır.
Her şeyin temellendirilmesi bir hipotezle/varsayımla başlar. Varsayalım ki, UCM evrensel yargı yetkisine sahip olmuş olsun ve Keşmir’de bu yargı yetkisini mutlaka uygulamış, yani Hindistan veya başka failler tarafından burada işlenen uluslararası suçlar ve buradaki insan hakları durumu hakkında tarafsız ve bağımsız bir soruşturmayı başlatmış olsun. Bu durumda UCM, tüm somut delilleri topladıktan ve söz konusu fiiller ispatlandıktan ve bunları muhakeme ettikten sonra herhangi bir şeyden bağımsız olarak kim olursa olsun suçluyu ilan edebilecektir. Böylece Birleşmiş Milletler, Keşmir halkının Hindistan’ın insan hakları ihlallerine ve zulmüne karşı huzursuz olmasının arkasındaki gerçek nedenleri ve daha önce verilen taahhütleri göz önüne alacak ve UCM’nin bu kararını yalnızca ahlaki olarak değil, aynı zamanda hukuken de mutlak surette uygulamakla yükümlü olacaktır. UCM’nin vereceği bu karar, Keşmir halkının sesine hukukun da destek verdiği anlamına gelecektir. Böylesi bir yol, nihayetinde uyuşmazlığın Keşmir halkının istekleri doğrultusunda çözülmesine ve Hindistan’ın ahlaki, hukuki, siyasi, sosyal, ekonomik ve benzeri şekilde buna icbar edilmesine yol açacaktır. Çünkü uluslararası toplum hala Keşmir meselesine ilişkin bütün gerçekleri ve gerçek tabloyu görememektedir. Zira Hindistan meselenin uluslararası toplum nezdinde bile bile yanlış tasvir edilmesine ve yanlış anlamalara neden olmaktadır. Fakat Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin konuya dahil olmasıyla her açıdan daha net ve temiz bir tablo ortaya çıkacak ve çekişen tarafların karanlık yüzleri ve umursamaz tavırları gözler önüne serilecektir. Elbette uluslararası seviyede böyle bir ideal mekanizmanın tesis edilmesi hayal gibi görünebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki her somut çalışma bir hayalle başlar ve adım adım, samimi çabalarla gerçekliğe dönüşür.
Ayrıca bir kimse bir başka kimsenin menfur suçlar işlediği iddiasını gerekçelendiremezse yalnızca ulusal düzeyde değil, uluslararası düzeyde de bu durum, zararın tazmin edilmesi ya da buna karşılık bir bedel ödenmesi şeklinde zaten mevcuttur. Elbette bunlar zamanın ihtiyaçlarına göre geliştirilebilirler. Zira uluslararası toplumun bulunduğu bu dönemde artık orman kanunları geçerli değildir. Aksine, insan haklarının gelişimi ve uluslararası hukukun en temel kavramları önceki vaziyeti hukukun üstünlüğünün ve insanların ve insanlığın korunmasına doğru çevirmiştir.
UCM’nin bu konudaki rolüne gelince, tüm Cenevre Sözleşmeleri’nin ortak 3. maddesinin UCM ile açık bir ilgisi olduğunu belirtmemiz gerekir. Nitekim burada, bir iç silahlı çatışmada korunan şahıslara karşı her türlü öldürme, zalimce muamele, işkence, rehin alma, şahısların izzet-i nefsine tecavüz ve hukuka uygun bir yargılama yapılmadan cezaların infazı gibi uluslararası insan haklarının ve insanlık değerlerinin korunmasına yönelik tüm zamanların en temel ilkeleri düzenlenmiştir. Ayrıca, soykırım ve insanlığa karşı suçların bir silahlı çatışma bağlamında meydana gelmesinin gerekmediğini fark etmek çok önemlidir. Bu eylemler, yaşama hakkı, işkence görmeme hakkı gibi uluslararası hukukun emredici normları ve insan hakları hukukun en temel hakları ile taalluk eden Roma Statüsünde yasaklanmıştır. Bu suçlardan bazıları bilhassa kadınları ve çocukları etkilemektedir ve belli başlı insan hakları ile örneğin ayrımcılık yasağı, hareket özgürlüğü ve adil yargılanma hakkı gibi haklar ile çok sayıda bağlantıya sahiptir. Bütün bu suçlar yalnızca temel insan haklarının doğrudan ihlal edilmesi anlamına gelmez, aynı zamanda çoğu temel insan hakkı ve hürriyetlerinin neredeyse tamamının tatmin edilmesini dolaylı olarak etkilemektedir. Hindistan, Cenevre Sözleşmeleri’nin en önemli parçasını, yani ortak 3. maddeyi ihlal etmiştir. Bununla beraber teknolojik, zihinsel, sosyal, ahlaki, hukuken ilerlemiş bir çağda uyuşmazlığın taraflarının rızası yine de gerekiyorsa, o halde jus cogens mahiyetteki insan hakları ve diğer konulardaki sözleşmelerinin var olma amacı nedir ya da eğer bunlar ulusal düzeyde tabi değillerse uluslararası hükümlerin ruhu nasıl değerlendirilebilir. Uluslararası toplumdaki bu zihniyet bir an önce değiştirilmelidir. Mevcut sistemi ve senaryoları değerlendirirsek, Keşmir uyuşmazlığı durumunda BM Güvenlik Konseyi buradaki insani durumu BM Şartı VII. Kısım kapsamında değerlendirir ve Hindistan işgali altındaki Keşmir’de işlenen ve Roma Statüsü md. 5 kapsamına giren suçlarla ilgili olarak UCM’ye başvurabilir. Ne var ki, bu ihtimal BM Güvenlik Konseyi platformunda uluslararası siyasetin ve Hindistan’ın etkisi nedeniyle ve geçmişte de şahit olduğumuz gibi, herhangi bir daimi üyenin Hindistan lehine veto yetkisini kullanması nedeniyle gerçekleşmeyebilir. Bir başka ihtimal ise UCM savcısının proprio motu yetkisidir. Roma Statüsü md. 15(2) uyarınca UCM savcısı Birleşmiş Milletler, onun organları, devletler, herhangi bir hükümetler arası örgüt veya hükümet dışı örgütten bilgi aldıktan veya ek bilgi talep ettikten sonra kendi inisiyatifiyle Hindistan işgali altındaki Keşmir’de md. 5 kapsamına giren suçları işleyen failler hakkında soruşturma başlatabilir. Fakat burada yine rıza sorunu ve UCM’nin muhtemel kararının bu rıza olmadan uygulanması sorunu bu yolda bir engel teşkil eder.
Yukarıdakilerden anlaşıldığı üzere, gerçekler bu senaryoların tamamının aksi yönündedir. Zira UCM, evrensel (mutlak) yargı yetkisine sahip olsaydı, hiçbir kısıtlamaya tabii olmaksızın, yani bağımsız bir şekilde bu suçlarla ilgilenebilir ve bu suçları yargılayabilirdi. Hatta UCM Statüsü hükümlerinde bu büyük tezattan bahsedilebilir. Nitekim BM Güvenlik Konseyi’nin belirli bir durumu UCM’ye sevk etmesi dışında teferruatlı bir liste teşkil eden hiçbir uluslararası suç üzerinde UCM’nin yargı yetkisi kalmamaktadır.
Dahası, yukarıda belirtilen hususların dışında, uluslararası toplum, Cammû ve Keşmir halkının içinde bulunduğu vaziyeti ve izzet-i nefislerini dikkate almak zorundadır. Bu ise, bu halkın tarihini çalışarak, taleplerini idrak ederek ve yeniden değerlendirerek, uluslararası işbirliğine giden yolda siyasi mücadelelere göğüs gererek mümkündür. Bu uyuşmazlığa karışan tüm devletler, barışçıl ya da başka yollarla bu meselenin çözülmesini sağlayacak, insani gerekçelere istinaden hukuki bir hüküm verilene kadar, diyalog vasıtasıyla barışı teşvik etmelidir. Keşmirlilerin rızası uluslararası toplumun en önemli önceliği olmaya devam etmeli ve daha sonra kendi kaderini tayin hakkına ilişkin bir mesele olarak ele alınmalıdır. O halde, insani bir mesele olarak, bu meselenin ulusal veya uluslararası düzeydeki her türlü siyasetten koparılması neden gereklidir? Zira dünyanın diğer halkları ve ulusları gibi Keşmirliler de insandır ve Birleşmiş Milletler Şartı’na uygun olarak diğerleri arasında saygın ve şerefli bir muamele görmek istemektedirler ve bunu elde etmek için, aslında devlet egemenliğinin ötesinde duran yargısal müdahalenin tam sırasıdır. Zira bu adaleti tesis etmek için bu durumla mücadelenin ardında başka bir umut kalmayınca, istikrar ihtiyacını tadil edebilir.
