Cennet Diliyle Konuşmak / Eyyubi Işıksal
Lehistanlı göz doktoru Musevi asıllı Zamenhof, yapay bir dünya dili oluşturma projesi üzerinde çalıştı. Hiçbir Dil Bilimcinin cesaret edemeyeceği, aklının köşesinden bile geçirmeyeceği ütopik bir gayretkeşlik sergiledi. Projesine nokta koyduğunda tarih 1887 yılını gösteriyordu. Buna göre güya bütün dünya milletleri kendi dillerini terk edip “Esperanto” adıyla kurgulanan bu dili konuşacaktı. Esperanto, kelime ve gramer yapısı itibarıyla Latinik ve Cermenik dilleri temel almaktaydı. Hem hepsinden bir şeyler vardı hem de hiçbiri değildi. Esperanto bu tarafgirliği nedeniyle evrensellikten de uzaktı. Hiçbir ulusun kendi öz dilini terk ederek kültür asimilasyonunun gönüllü kurbanı olması düşünülemezdi. Avrupa dillerini konuşan Latin ve Cermenleri ön plana çıkartan Esperanto’yu yaygınlaştırma çabası başarısızlıkla sonuçlandı. Avrupalılar bile bu ucube dili şiddetle protesto ettiler. Böylece yapay yollarla evrensel bir dil oluşturmanın, başka bir deyişle “dil uydurmanın” mümkün olmadığı kanıtlanmış oldu. Bunu müteakip oluşturulan yaklaşık on beş kadar dilin akıbetleri de Esperanto’yla aynı oldu.
Dilin Tezahürüne Genel Bir Bakış: İnsan, iletişimini seslerle gerçekleştirir. Bu iletişimin sağlıklı olabilmesi için de sistematik bir dil kurgusuna ihtiyaç vardır. Varlıklara isim koyma ihtiyacını hisseden tek mahlûktur insan. Antropologların ve dil bilimcilerin insanların varlıklara isim koymak için kullandıkları dilin nerede, hangi zaman diliminde ve nasıl oluştuğu yönünde birçok teorileri vardır. Ancak evrimsel süreç temel alınarak ileri sürülen bu teoriler çözüme katkı sağlamadığı gibi sorunu daha da karmaşık hale getirmiştir. Nöroloji uzmanları ise dil gelişimi ile beynin tekâmülü arasında bir bağıntı kurmaya çalıştılar. Beynin dil ile ilintisi tartışmasız kabul edilen bir gerçektir ama beynin niçin buna ihtiyaç duyduğu ve hangi gerekçe ile ve hangi zaman diliminde böyle bir eyleme giriştiği konusu cevapsız kaldı. Resimlerle ve sembollerle görsel bir iletişim kuran insan, sesler ve sözcükler kullanarak kavramları ve sembolleri soyutlaştırmayı nasıl başarmış, konuşma vasfına nasıl sahip olabilmiştir? Üstelik her bir sözcüğün altı bin varyantı olduğunu düşünürsek! Çünkü hâla tedavülde olan dil sayısı altı bin civarındadır! Böyle bir şeyi gerçekleştirmeye değil bir evrim süreci, binlerce evrim süreci bile yetmez. Bununla birlikte dillerin zenginleşmesinde ve çeşni kazanarak televvün etmesinde kültürün önemini göz ardı etmemek gerekir. Önceki nesillerin edindiği bilgi ve tecrübeler hem dili etkilemekte hem de dil vasıtasıyla bu birikimler gelecek nesillere transfer edilmektedir. Dil, yaşayan insanlar, geçmiş ve gelecek kuşaklar arasında iletişim sağlamanın en hayatî vasıtasıdır.
Dil ve Kalıtım İlişkisi: İnsanın dil ile ilişkisi hayret vericidir. 7 yaşına gelen bir çocuğun on bin sözcükten oluşan bir kelime haznesi vardır. 4 yaşındaki bir çocuk gramer kurallarını % 95 oranında hatasız kullanabilme yeteneğine sahiptir. Üstelik bunları hiçbir eğitime gerek duymaksızın gerçekleştirir; yeter ki dili konuşabileceği ve işitebileceği bir ortamda bulunsun. “Peki bunları çocuk nasıl gerçekleştiriyor?” sorusunun cevabı pek de karmaşık değildir; çünkü o kurulu sistemle ve o yetenekle dünyaya gönderilmektedir. Buna kısaca lisan kalıtımı denebilir. Dilin sesleri, kuralları, sözcük formatları ve sözlerin muvazeneli dizilme kuralları gramer kapsamında öğrenilir. Bunun sonucunda sınırsız sayıda cümle kurabilme imkânı oluşur. İşte bebeklerin bu kadar karmaşık bir yapıyı hiç zorlanmadan öğrenebilmelerinin nedeni genlerdeki bu dil kalıtımıdır. Dilin kültürel sahadaki fonksiyonu yani hayata tutunabilmeyi sağlaması ve yaşamı kolaylaştırması bütün sosyal topluluklarda aynıdır. Anlam, işaret ve çizgiler kullanmak suretiyle de oluşturulabilir fakat bu yöntem özellikle somut anlamlar için mümkündür. Bunun eski çağlarda taşlar, kayalar üzerine kazınmış örnekleri vardır. Soyut anlamları da içeren pratik sembollerin tekemmülü alfabenin ve nihayet yazının doğmasını sağlamıştır ki bu başka bir mevzudur. İnsanın çevresini kontrol altına almasında mükemmel bir araç olan dil, kendi iç dinamiği ile teorik düşüncenin yollarını açan ve geliştiren bir araçtır.
“Evet” Diyen Ruhlar: Önce söz vardı. Ezelî Kelâm. Hayat gibi, İlim ve Semi gibi. İrade ve Kudret gibi bir de Kelâm vardı. Sonra Kelâm’ın muhatabı zuhur etti Ervahı Ezel’de. Ruhumuza yönelik ilk Kelâm “Elestu birabbikum!” (A’râf, 7/172) nidası oldu. Rabb “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu. Rabb esması terbiye etmek, eğitmek amacına matuf! İlk kelam, cümle yapısı itibarıyla soru gibi görünse de anlam itibarıyla soru değil. Kaldı ki sorular illa ki bilgi edinmek veya merakı gidermek için sorulmazlar. Bilakis eğitici, eğitilecek olanın dikkatini bir yöne teksif etmek için soru sorar. Aslında bildiğiniz üzere bir hüküm cümlesidir bu; “Sizin eğiticiniz benim!” anlamına hâvî. Hiçbir şey bilmeyenler doğru davranışları kazansınlar diye eğitimden geçirilir. Rabb, milyarlarca ruha bir kelam ile hitap ederek eğiticiliğini bildirdi. Milyarlarca ruh, o kelamı işiterek-anlayarak mutlak eğiticiyi tanıdı; kendisini sevk, idare ve dizayn edecek olan Mutlak Öğretici’yi. Ve hep birlikte karşılık verildi: “Evet, şahit olduk (ki Rabbimizsin) demişlerdi.” (A’râf, 7/172) Bu olumlama ifadesinin çok kısacık olduğu düşünülebilir. Ancak o anı özetleyebilecek başka bir idrak emaresine ihtiyaç da yoktur. Bu muhtasar cevabın şöyle bir açılımı vardır: “Tüm tavır ve davranışlarımızı senin eğiticiliğin aydınlatacak ve yön verecektir. Emin ellerde olduğumuzdan şimdi emin olduk! Böylelikle karanlıkta kalmayacak ve yolumuzu kaybetmeyeceğiz.” Bilahare bu adanmış ve taahhütte bulunmuş ervaha, nefs programı eklemlenecek, akabinde şişkin bir ego ortaya çıkacak, o da Rabbi’ne karşı yer yer itiraz ve muhalefet sergilemek cür’etinde bulunacaktır. Artık ruha nakşedilmiş “evet!” anlamındaki o olumlama sözü ifritâne ve nefsane bir engellemeyle söylenemez olabilecektir. Evetler yalanlarla, yalanlar evetlerle tezyin edilerek engeller aşılmaya çalışılacak, hayatın taşlı yolları güya böyle yürünecektir. Ancak bu hal “Evet!”in müsbet, yapıcı, kazandırıcı tesirini ruhun unuttuğu anlamına gelmemektedir. Kulaklarını ruha doğru yöneltenler bu sözü işitmektedir. Velhasıl her ne olursa olsun; Evet, ruhun sözüdür ve sözün ruhu evet’tir.
Dilin Menşei: İnsanın ilk kez ne zaman ve nasıl konuştuğuna değindik. Mukaddes kitabımızdan, Hz. Adem’in konuşan bir varlık olduğu ve hayatı boyunca konuştuğu bilgisini ediniyoruz. Bütün kutsal kitaplarda aynı bilgiyi müşahede ederiz. Hz. Adem’e Allahu Teâlâ her varlığın adını öğretti ve telaffuz etme istidadı verdi. “Allah, Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti.” (Bakara, 2/31) İsimden maksat eşyanın sıfatları, özellikleri ve vasfıdır. Bundan hareketle, varlıkları ilk kez Rabb Teâlâ’nın isimlendirdiğini ve bunları Hz. Adem’e öğrettiğini söylemeliyiz. İmam Cafer Sadık (ra) “Allah, Adem’e ne öğretti?” diye soranlara, “Yerleri, dağları, dereleri, ovaları…” dedikten sonra, üstünde oturduğu hasır yaygıyı göstererek “Bu sergi de yüce Allah’ın, Adem’e öğrettiği şeylerdendir.” buyurmuş. Kendisinden türeyecek bütün insanların isimleri, hayvanların, göğün, yerin, denizin, deve, at, merkep ve benzeri yaratıkların adları bu öğreti kapsamındadır. Araç, gereç isimleri, tüm eşyanın sıfatları ve ne işe yaradıkları da... Cennet boyutunda bu isimlerin, Hz. Adem’e, meleklerin karşısında vereceği sınavda başarılı olması için öğretildiğini Kur’an’dan öğreniyoruz. Nitekim dünyaya ait olan ve dünya henüz yaratılmamış olduğu için henüz tebellûr etmemiş olan eşyanın isimlerini melekler bilememiştir. (Bakara, 2/32) Cennetteki Mutlak Dil’in arı, duru ve steril bir dil olduğu muhakkak. Dünya dili ile oralarda mekin olmak ne mümkün! Dünya hayatını da ihtiva edecek bir dile vakıf olmak zaten cennetten buralara doğru sefer edileceğinin de apaçık bir göstergesi değil mi? Dolayısıyla Hz. Adem, yeryüzüne indiğinde de Allah tarafından kendisine öğretilen ve meleklerin künhünü idrakten aciz kaldığı bu dil ile konuşmuştur.
Farklı Dillerin Oluşması: Allah (cc), Hz. Adem’e bütün dilleri öğretmiştir ve bütün dillerle ilk konuşan insan odur. Hatta yine Kur’an’daki “Rahman, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı (düşünüp ifade etmeyi) öğretti.” (Rahman, 55/1-4) ifadesine dayanılarak Rabbimiz’in Hz. Adem’e, şu anda yeryüzünde konuşulan 6000 dilin tümünü öğrettiğini de söyleyebiliriz. Belki de onun konuştuğu dil tüm dillerin alaşımı veya terkibidir. Yüce Kitabımız “İnsanlar tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler.” (Yunus, 10/19) buyurur. Söz konusu zaman kesitinde bir tek ümmet olan insanların dillerinin de bir olması gayet doğaldır. Dil bilimciler de ulema gibi dillerin bir asıldan geldiği görüşündedir. Muharref Tevrat’ta da “Bütün dünyanın dili bir ve sözü birdi...” ibaresi geçer. (Babil Kıssası’nda İlâhî bir ceza olarak birbirlerini anlayamaz olduklarına dair âfâki bir hikâye de anlatılır).
Cennette Konuşulan Dil, Cennetçe: İnsan, düşüncelerini soyut sembollerle ifade edebilen bir varlık. Yalnızca insan sembollerle konuşabiliyor. İlk bakışta insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik konuşabilmesi, semboller kullanabilmesidir. Dünyada konuşulan bir dil, ortalama 20000 kelimeden oluşur. Bu sayı zengin dillerde 60000’e kadar yükselebilir. Kullandığımız sözcüklerin yarıdan fazlası karma âlemin yani bu dünyanın ihtiyaçlarını temin etmeye ve bu mekânın olumsuzluklarını ifade etmeye yöneliktir. Diğer canlıların da kendi aralarında bir haberleşme şekli vardır. Nitekim başta balina ve yunuslar olmak üzere, karıncalar, arılar ve diğer bazı hayvanların, kendi aralarında haberleştikleri bilinir. Ancak hayvanlar çok daha az sayıda sinyal formatlarıyla yaşamlarını sürdürmekte ve birbirleriyle anlaşmaktadır. Örneğin kuşlar; yalnızca on iki farklı ses sinyaliyle beslenme, barınma, korunma ve üreme ihtiyaçlarını gerçekleştirebiliyor ve birbirleriyle diyaloglarını sürdürebiliyorlar. Hayvanlar arası iletişimde, insan dilindeki kompleks yapıya ve gramer teşekkülüne ihtiyaç yoktur; çünkü iletişimleri tahdid edilerek zaman hattını aşmaları önlenmiştir ki bu hem onlar için hem de bizim için rahmettir. Onlar ânı yaşarlar. Cennette eksik, kusur, olumsuzluk ve zafiyet olmayacağına göre; o dilin nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için elinize bir sözlük alarak alfabetik bir tarama yapabilir, kusur ve olumsuzluk ifade eden kelimelerin üzerini çizebilirsiniz. Çünkü o kelimeleri ifade eden eylem ve durumlar cennette olamazlar. (Üşümek, donmak, bunalmak, ağlamak, üzmek, üzülmek, hastalanmak, tamirhane, delirmek, kir, körelmek, aşınmak, deprem, sel, fırtına, kızmak, toz, çamur, dövüşmek, öksürmek, sıkıntı, usanmak, zayıflamak, şişmanlamak, koma, kalorifer, klima cihazı, paranoya, gözlük, baston, protez, ihtiyar, dedikodu, tabanca, dinamit, vurulmak, para, miras, diploma, okula gitmek, çalışmak, yorulmak, resmi daire, evraklar, not defteri, elektrik faturası, ameliyat, kreş, ihanet, kibir, hile, riya, postane, tımarhane vs.) Sözlükteki taramayı bitirip “Geriye ne kaldı?” diye baktığınızda şaşıracaksınız! Çünkü sözlüğün yarısından fazlasını silmiş olduğunuzu göreceksiniz. Buradan anlaşılan şey; cennette hep olumlu ve güzel şeylerin ifade edildiği özel bir “cennet dili” olduğudur. Bu özel dilin içerisinde, bizim tanıdığımız ve isim verdiğimiz güzelliklerle birlikte, gözlerimizin görmediği, kulaklarımızın işitmediği “ilk defa göreceğimiz cennet nimetlerinin” isimleri de vardır. Dil konusunda inkılâbın gerekliliği yalnızca cennetle de sınırlı değil; kabir, sırat, mahşer, mizan ve cehennemde de maksimum düzeyde anlaşmanın sağlanacağında hiç şüphe yoktur. Örneğin cehennemde de olumsuzluk ve kötülük ifade eden kelimelerden oluşan bir dil var; cehennemce! Karma âlem ayrışmış, iyi sözcüklerin kullanım alanı cennet, kötü kelimelerin kullanım alanı ise cehennem olmuştur. Cennet dili çok kolay, çok güzel, çok hoş. Kolay anlatım sağlayan, kolay anlaşılan, konuşanın ve dinleyenin yanlış çıkarımlar yapamayacağı bir dil. Rabbimiz her cennetlik olana o dili ana dili gibi kodlamış. Cennetçe, bir bilgisayara CD bilgilerini transfer etmekten bile çabuk ve kolay bir biçimde her cennetliğe yüklenmiş. Bu dil Arapça olabilir mi? Bu konuda istinat edilecek senet çok zayıf olduğundan üzerine hüküm kurmak şer’an doğru olmaz. Nitekim tarih boyunca milliyetçilik duyguları depreşen nice insan, kendi konuştuğu dilin cennetteki resmi dil olduğu yönünde senetler üretmiştir. Latinler, Cermenler, Persler, İbraniler örnek verilebilir. Binaenaleyh Arapça olma ihtimali ile olmama olasılığı arasında bir fark yoktur. Rabbimiz bizim için yeni ağız, yeni kulak, yeni göz yaratacak ve konuşacağımız yeni dilin yani cennet dilinin kodlarını da içimize yerleştirecek. İngiliz, Fransız, Alman, Arap veya Türk olmamız hiç önemli değil. Hatta bu dünyada iken Arap olmak veya Arapça bilmek de hiçbir avantaj sağlamaz. Önemli olan cennet dilini konuşurken ne hissettiğimizdir. Cennetçe konuşurken, ana dilimizde hissettiğimiz rahatlığın çok daha ötesinde bir kolaylıkla kendimizi ifade edebilecek, karşımızdaki kişi tarafından da mükemmel bir şekilde anlaşılacak ve onun konuşmalarını da çok güzel anlayacağız. Bu nedenle dünyadaki herhangi bir milletin konuştuğu dil değil de “cennet dili” ifadesi muteber gözükmekte. Rabbimiz orada insanı baştan ayağa ve içten dışa yeniden dizayn edecek. Beyin ve merkezi sinir sistemi, konuşma merkezi, cennete göre yeniden yaratıldığından; kekemelik ve afazi gibi konuşma arızaları, ayrıca anlatım ve ifade bozuklukları da cennette olmayacaktır. Her cennetlik mükemmel konuşacak ve mükemmel anlayacak; böylece hitâbet, kavrama ve güzel konuşma bâbında birçok insanın hayalini kurduğu, hasretini çektiği şey de gerçekleşecektir.
Cennetlikler neler konuşacaklar?
Allah, dünyada maddî ve manevî güzellikler verdiği vicdan sahibi kişileri, ölümlerinden sonra asıl mekânları olan cennetlere koyacaktır. Cennet; dünya hayatında, içlerindeki doğruya yönelten ses’e uymuş, vicdanı yüksek kişilerin bir araya geldikleri mekândır. Her şeyden önce isteyecek, selamlaşacak ve emredecekler. Bir de Allah’a teşekkür edecekler. “Âlemlerin Rabbine hamdolsun.” cümlesini çok söyleyecekler (Sure-i Fatiha). Bu ayeti ibadetlerde çok okumamızın böyle özel bir nedeni de var. Sonsuza kadar Allah’ı övecek ve O’na teşekkür edeceğiz. Hizmetçi ve görevliler çağrılacak ve onlara emredilip siparişler bildirilecek (Bu bir istihdam zarureti değil, zevk meselesidir!). Cennetlikler kendi aralarında konuşacaklar. Cennette vicdana aykırı ne bir konuşma, ne bir bakış, ne de bir tavır olmayacaktır. Cennet ortamını, dünyada işledikleri hayırların karşılığını en güzeliyle almış olan kişilerin neşesi ve mutluluğu saracaktır. Cennetlikler sohbet edecekler; Muhabbet ve mutluluk sohbetleri. Allah’ın cemaline mazhar olduklarından hep ondan bahsedecekler. Bazen dünyadaki hatıraları güzel kelimelerle anacak, bazen cennetin gidip gezdikleri, gördükleri bitip tükenmeyen güzelliklerini birbirlerine anlatacaklar. Efendimiz (sas) şöyle buyurur: “Cennet halkı, cennete yerleştikten sonra artık dünyadaki dost ve kardeşler birbirini görüp konuşmak ister. Onlar bunu istedikleri anda üzerinde oturdukları tahtlar harekete geçerler. Biri gidip diğeri gelirken yolda buluşur, sohbet etmeye başlarlar. ‘Falan gün falan yerde yaptıklarımızı hatırlıyor musun? Orada dua ettik de Rabbimiz bizi bağışladı.’ kabilinden tatlı tatlı konuşurlar.” (Râmuz el Ehadis) Yüz yüze, gönül gönüle bakışacak; sohbetin dayanılmaz zevkiyle birbirleri için apayrı bir cennet nimeti olacaklar; tartışacakları hiçbir konu, hiçbir rekabet ve üstünlük çabası olmaksızın. Cennette hiçbir konuda kıskançlık yoktur. Çünkü kıskançlık, az ve tükenecek olan bir nimeti ele geçirme gayretinden doğar. Her nimetin sonsuz olduğu o yerde, ne erkekler ne de kadınlar hiç kimse diğerini kıskanamaz. Elbette ki konuşmalarında kıskançlık ve rekabet ifadeleri de bulunmaz. Cennetin sahibi şöyle buyurur: “Orada ne bir boş söz işitirler, ne de bir yalan. Bunlar kendilerine; Rabbin’den, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbin’den, Rahmân’dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir…” (Nebe, 78/35-37) Hâlihazırda yaşamakta olan insanlarda, akıbetlerinin izdüşümü ve yansıması illaki tezahür eder. Şöyle ki: Cennetlik insanlarda Cennetçe, Cehennemlik insanlarda da Cehennemce konuşma temayülü vardır. Rabbimiz cennete koyacağı kulunun kulaklarını bu dünyada hayır sözcükleri ile doldurur ve ona hayırlı sözler söyletir. Cehenneme koyacağı kulunun kulaklarını da yine bu dünyada şer sözcükleri ile doldurur ve onu şerli konuşmaya vesile eder. O nedenle “Ya hayır söyle, ya sus!” fermanı gereğince dilimizi şimdiden steril hale getirmek ve filtreden geçirmek, istikbalimiz açısından hayatî önem taşımaktadır.
