Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Canda Özür Olmaz / Mustafa Öztürk

Bu Yazıyı Paylaşın:
Canda Özür Olmaz / Mustafa Öztürk

Özürlülerle ilgilenmek hayatınızın bir parçası olmuş…

Özürlü benim hayatımın anlamı, ben özürlü değilim ailemde özürlü kimse de yok. Ben birgün Abese sûresiyle tanıştım. Abese sûresinde “Abese ve tevellâ” diye başlayan ayette, Hz. Peygamber (sav) ilk defa bir özürlü yüzünden belki de peygamberliğinin hiçbir döneminde bu kadar şiddetle uyarılmamıştır. “Kendisine o âmâ geldi diye Peygamber yüzünü ekşitti ve öteye döndü.” Bu ayet beni çok etkiledi. Zaten elhamdülillah İslamî camianın içinde büyümüştük, insanlara faydalı oluruz diye düşünüyorduk. Sonra bu engellilerle gidip tanışmalıyım diye düşündüm. Çünkü ben engelli olgusunu hiç bilmiyordum. Ben işletme mezunuyum, işletme üzerine yüksek lisans yapmıştım. Sonra doktoramı özürlülerle ilgili çalışma ekonomisinde sosyal politikalar üzerine yaptım. Ama o zamana kadar ben sıradan üniversiteden işletme mezunu olmuş, gümrükte çalışan bir devlet memuruydum. Abese sûresiyle birlikte ben bu engellileri tanımalıyım dedim.

Sizi bu diğergamlığa iten Abese sûresinden aldığınız ilham mı oldu?

Aynen öyle. Allah bu ayette bize iki mesaj veriyor. Birincisi, bu insanlarla diyalog kurmamız gerektiğini söylüyor; bir de nasıl diyalog kurmamız gerektiğini anlatıyor bize. Çünkü bu engelliler bu dünyada birlikte yaşadığımız insanlar, yani “lanetli olmadıklarını” anlamış oluyorsunuz… Çünkü bizim toplumumuzda üretilen bir sürü hikâyeler var, o paganizmin çok tanrılı dinlerden gelen hikâyeleri. Hani engelliler lanetlenmiş insanlardır diye algılanırdı, öyle düşünülürdü, onlara yardım etmek de tanrıların gazabını çekmek anlamına gelir diye düşünülür ve onları şehrin dışına iterler, cüzzamlılarla birlikte yaşatırlardı. Hatta Roma İmparatorluğunda yasa var, o yasaya göre o çocuğa sahip olan babaya çocuğunu öldürebilme hakkı tanınmıştı. Çocuğunu öldüremeyen, bu cesareti gösteremeyen anne babalar, çocuklar için pazarlarda satılan sepetlerden alır, sepetin içine çocuğunu koyar ve götürüp dağlarda kurda kuşa bırakırdı. Almanya Germen İmparatorluğunda da engelli bir çocuğu, büyük kardeşinin suda boğarak öldürmesine hak tanınmıştı. Bu müthiş bir gayri insani davranış, hukuk olarak kabul edilmiş, anayasalarına girmiş bir madde idi. Bunun bir başka versiyonu bizim hayatımıza çok girmiş. Hani Allah dağına bakıp karını yağdırır, kör olmasaydı kim bilir neler yapardı? Engellilerle ilgili anlatılan bir sürü hikâyeler... Sanki Allah onu kontrol etmek için özürlü yapmış. Bu çok mitolojik bir şey, kabul edilebilir bir yanı yok. Birgün Hz. Peygamber (sav) Mescid-i Nebevi’de oturuyor, Ümmü Mektum da orada (kendisi âmâ). Cebrail aleyhisselam geliyor ve ona “Sen ne zamandan beri görme engellisin?” diyor. O da “Doğuştan beri.” diyor. Cebrail (as): “Allah (cc) diyor ki: “Ben bir kulumun uzvunu alsam, kulum buna sabretse mutlaka ama mutlaka ben ona cenneti veririm. Cenneti vermemekten hayâ ederim.” Şimdi Allah böyle taahhütte bulunurken, bunları bu kadar özel seçerken…

Büyük bir müjde bu…

Evet, Cebrail Aleyhisselam bunu Mescid-i Nebevi’de söylüyor. Hatta sahabeler “Bize bir şey yok mudur?” diyorlar. Engellilerin hayatını kolaylaştırmak için yoldaki dikeni bile kaldırana Allah’ın rahmetle muamele edeceği bildiriliyor. Onun arkasından başka bir hadis söylüyor Hz. Peygamber: “Allah diyor ki: Engellinin, düşkünün, yetimin, mazlumun duasıyla benim aramda perde yoktur, bana direk ulaşır.” Kime vermiştir böyle bir taahhüttü, kimseye… Demek ki bunlar özel insanlar. Hakikaten engelli olarak yaşamak inanılmaz zor bir hayattır, ona tahammül etmek zordur. Ben pozitif ilimler tahsil etmiş bir adamım, siz de öyle. Şimdi bu insanları eğitmeliyiz ve topluma kazandırmalıyız, bu insanların sağlık problemleriyle ilgilenmeliyiz… Özürlülük gerçekten tedavi gerektiren bir durum ama bu insanların eksik olan bir yanı var; din. Din, sağlıklı insanlarda olduğu gibi engellilerde de sığınılan bir liman, sığınılması gereken bir yer, yani sabrımızı ve tevekkülümüzü ancak biz buradan biliriz. Eğer bu insanlara din olgusu anlatılmazsa bu insanlar isyankâr olabiliyorlar, çünkü kendilerinin cezalandırılmış olduklarına inanıyorlar. Ben Fatih Üniversitesinde ders veriyorken öğrencilerimle bir alan çalışması yaptım. Yüz anneye gittik, yüz annenin hepsi şöyle dedi: “Ben bir günahımın bedelini ödüyorum!” Bu algıyı yaratan nedir? Böyle düşünmesine kim sebep oldu? Tabi ki biz. Çünkü ben özürlü bir çocuğa sahip olduğumda benim annem eşimle konuşmuyorsa o zaman burada bir sorun var demektir. Çünkü benim annem şöyle diyor ona: “Hımmmm! Bizim ailemizde böyle bir şey yoktu, sen geldin özürlü çocuk getirdin.” Eğer kayınpeder Güneydoğu Anadolu Bölgesinde “Kahveye çıkamıyorum, karını boşayacaksın.” diyorsa bunda bir sıkıntı var demektir.

Bu algıları, önyargıları ortadan kaldırmak, bunun bir ceza olmadığını, hiç kimsenin kendisiyle ve hayatıyla ilgili bir şeyi belirleme şansına sahip olmadığını anlatmak için din olgusunun anlaşılması lazım.

İslam’ın bu konuda çok şümullü değerler ortaya koymasından hareketle bunu söylüyoruz, değil mi?

Tabi tabi, din zaten İslam’dır, Hz. İsa’nın getirdiği de İslam’dır, Hz. Musa’nın getirdiği de İslam’dır. Ben din derken bunu algılıyorum. Yoksa bir Hristiyanlığı bir Yahudiliği zaten kabul etmiyorum. Bunlar yaşanmış ve sürecini bitirmiş. “Allah din olarak İslam’ı seçtim ondan razı oldum.” demiştir. Hz. Peygamber (sav) bu olaydan sonra engellilere inanılmaz örnekler sunmuştur, inanılmaz şekilde aşırı ilgi göstermiştir. Muaz bin Cebel Yemen Valisi’dir ama ortopedik engellidir. Abdullah ibni Mesud hadis ravisidir bizim kaynağımızdır, Peygamberimizin amcasının oğludur, 120 santim boya sahiptir. Saad bin Ebi Vakkas Peygamber’in komutanıdır, ömrünün son iki yılını görme engelli olarak geçirmiştir. Hatta ona “Dua et Allah seni iyileştirsin.” demişler. Kendisi “Hayır Allah beni böyle görmek istemiş.” deyip hakkına razı olmuştur. Bu örnekleri ve Peygamber’in engellilerle olan iletişimini biz bu engelli kardeşlerimize anlatırsak ben inanıyorum ki bu insanlar sabır ve tevekkül üzere yaşamada daha büyük bir aşama katedecek ve daha büyük bir özgüven duymuş olacaklardır. Bu büyük eksiklik...

Türkiye’de 8,5 milyon özürlü var

Toplumla engellilerin bütünlüğünü sağlayacağız ama asıl, toplumun onlarla bütünlüğünü sağlamakla ilgili bir problem yok mu?

Zaten biz derneği kurarken de iki şeyi önemsedik; engellileri eğiteceğiz, engellileri bilinçlendireceğiz. Ama diyelim ki şimdi ben okudum avukat oldum ama körüm; gelip siz beni santrale memur dikerseniz bu ancak toplumun engelli olgusu üzerinde bilinçsiz olduğunun, önyargılı yaklaştığının bir göstergesidir. O zaman yapılması gereken ikinci şey var; engellileri eğitirken toplumu da eğitmemiz, bilinçlendirmemiz gerekiyor, o önyargıları ortadan kaldırabilmenin bir formülünü bulmamız gerekiyor. Bu yüzden toplumu meydana getiren bütün mekanizmalar, bütün sivil toplum örgütleri de dahil olmak üzere tüm katmanlarına gitmeliyiz; ilkokula gitmeliyiz, lisesine gitmeliyiz, üniversitesine gitmeliyiz, iş adamlarına gitmeliyiz, yerel yönetimlere ulaşmalıyız, kamuyu idare eden kamu yöneticilerine gitmeliyiz, gitmeliyiz gitmeliyiz… Bu toplumu meydana getiren hangi katman varsa biz onlara gitmeli ve bu durumu anlatmalıyız. Bu insan görme engellidir ama eğitirsek avukat olabilir, psikolog olabilir, öğretmen olabilir, görmeyi gerektiren olgunun dışında çalıştığında başarılı olabilir, performansından en üst düzeyde istifade edebilirsin bilincini anlatmamız gerekiyor. Zaten yasa ve yönetmeliklerle bu son hükûmet döneminde son on yılda çok olağanüstü şeyler çıkarıldı, devrim sayılabilir yasa ve yönetmelikler çıkarıldı. Bu yasa ve yönetmelikler de topluma ve engellilere anlatılabilir. Yani hem toplum bilinçlendirilmeli hem de engellilerin kendileri bilinçlendirilmeli. Bunun ikisini bir araya getirebilir ve bunun ikisine şemsiye olarak dini getirebilirseniz bu insanlar zaten kendileriyle barışık yaşayabilirler. Türkiye’de 8,5 milyon özürlü var. Bu 8,5 milyon özürlünün 8 milyonunu hiç istisnasız lions vb. kulüpleri idare ediyor, bu çok acı bir durumdur. Biz ilmihal çıkardık görme engelliler için, götürdüm körler derneğine verdim. “Ya hocam, Allah bizi sevseydi zaten bizi kör etmezdi. Sen git kendin dağıt, ilmihale ihtiyacımız yoktur.” dedi. Biz ilmihalleri kendimiz tek tek dağıtmaya başladık, çünkü bunlara ihtiyaçları yok yani böyle bir şeye ihtiyaç duymuyorlar. Dini bilmiyorlar, Allah’ın kendilerini cezalandırdığına inanıyorlar. Bunda suçlu yine biziz, bizim yaklaşım biçimimiz, kendisine dindar bir kimlik biçen biz insanların da suçu var. Bizim Peygamberimiz (sav) engellileri hayata kazandırabilmek için inanılmaz projeler geliştirmişken, biz o insanları hayata kazandırmak için ne yapmışız… Bu düşünülür bir şeydir, tartışılır bir şeydir, konuşulması gereken bir şeydir; hiçbir şey yapmamışız!.. Bakın camilerimize! Bir ortopedik engellinin camiye gidebilme, secde edebilme şansı var mı? Merdivenleri siz çıkamıyorsunuz onlar çıkabilirler mi? Tekerlekli sandalyeyle birisi caminin hangi köşesinde namaz kılacak, ayakkabılıkların olduğu yerde bile yer yok. Ecdadın camilerinde de yok maalesef, yapılmamış, düşünülmemiş. İşitme ve konuşma engelliler için Cuma namazlarında hutbede yapılanlar işaret diliyle anlatılsa çok mu zor bir şeydir? Bu ülkede 400 bin tane görme engelli yaşıyor, birgün buraya bir görme engelli gelir, gelebilir deyip bir tane kabartma Kur’an koysak çok mu zor bir şeydir? Kur’an kursları açıyoruz, buraya görme engelliler de gelebilir, onlar için elifba cüzü çıkarsak, zor bir şey midir? Hiç zor değil. Biz bunu yapıyoruz şu anda. Biz dört aydır görme engellilere hem Kur’an kursu açıyoruz, hem Kur’an öğretiyoruz, hem elifba cüzü çıkardık hem Kur’an-ı Kerim bastırdık. Bir Kur’an altı ciltten oluşuyor, gittik Pakistan’dan getirdik, bastırdık. 150 liraya mâl ediyoruz, bedava dağıtıyoruz. İstanbul’da gördüğünüz tarihi camilerin hemen hemen hepsine gidin orada “Canda Özür Olmaz Derneği”nin koyduğu Kur’an-ı Kerim’leri görürsünüz. Bizim derneğimizin adı “Canda Özür Olmaz Derneği”dir, bu Kur’anî bir ifadedir. Allah Kur’an’da cana vurgu yapar, Allah engellilerden söz ederken “can aynı candır” diyor, canda özür olmaz. Yani fiziksel eksikliğin sizin insan olmanızı, sizin takva olmanızı engelleyen bir yanı yoktur. İnsanlara da fiziksel eksikliğinden dolayı iltifat etmemelisiniz diyor… Biz de “can aynı can” ve “canda özür olmaz” ifadesini Kur’anî ifadeden yola çıkarak derneğimizin adı koyduk. Benim ilk kitabımın adı da “Canda Özür Olmaz”.

İltifat etmemelisiniz deyimini biraz açar mısınız?

Acıma duygusuyla yaklaşma anlamında, merhamet gösterir gibi anlamında. Mesela bu ayet indiğinde bir olay cereyan ediyor. Zahir diye bir engelli var, ‘yüzünden dolayı’ engelli birisi. İnsanlar onunla alay ediyorlar, konuşmuyorlar, yüzüne bakmıyorlar. O da bu davranış biçiminden çok rahatsız oluyor, Medine’de küçük bir köye gidiyor. Peygamber Efendimiz (sav) bunu duyuyor ve “Nerededir Zahir?” diye soruyor. Diyorlar ki: “Böyle böyle bir durum oldu, o da küstü ve gitti.” Peygamberimiz (sav) onu toplumun içine çekebilmek için ve engellilerle nasıl iletişim kurmamız gerektiğinin en iyi örneğini ortaya koyan bir davranış sergiliyor. Diyor ki: “Ey Zahir! Senin bulunduğun köyde şöyle şöyle otlar var, sen o otlardan topla. Ben de Medine şehrinde pazarda bir yer kiralayacağım. Otları getir, sermaye benden, malı satalım beraber; kârın yarısı senin yarısı benim.” Peygamber Efendimiz (sav) bir ay boyunca her hafta onunla pazara çıkıyor, kendi mübarek elleriyle tezgâhı açıyor, satış yapıyor ve kimseye yapmadığı şakayı Zahir’e yapıyor, birgün ona arkadan sarılıyor espri yapıyor. Hiç kimseye yapmadığı bir şaka biçimi bu. Ve diyor ki sahabelere: “Benim bir kölem var, satıyorum alan var mı?” Zahir de diyor ki: “Ya Rasûlallah! Ben bir özürlü köleyim, beni kim ne yapsın, bunlar benimle konuşurken yüzüme bile bakmıyorlar, bence sen zarar edersin.” Rasûlullah da onun yüzünü mübarek ellerinin içine alıyor, gözlerinin içine bakıp diyor ki: “Ey Zahir! Allah bizim yüzümüze bakmaz, Allah bizim yüreğimize bakar. Bu yüzden sen Allah ve Rasûlünün katında çok kıymetlisin.” Sahabeye de dönüp “Öyle değil mi?” diyor. Sahabe de “Biz mahcup olduk, çok utandık, çok özür diliyoruz.” diyorlar. Gelip kendisinden özür dileyip helallik istiyorlar. Bir peygamber insandır her şeyden önce. Bu davranış bir engelliyi topluma kazandırmak için sosyal politika anlamında inanılmaz bir şeydir.

“Kaybolan değerleri yeniden yaşatmak istiyoruz.”

Bu insanları hayata çekmemiz gerekiyor. Ben de bu anlayışla tek başıma yola çıktım, Allah bereketlendirdi, başarı Allah’a aittir elbette. Derdimiz bu insanlara dini öğretmek, bu insanların Müslümanlar adına yüreğine dokunmak ve her yerde bu insanları görmek; iş merkezlerinde, sahilde, çarşıda, pazarda, toplu taşıma araçlarında, alışveriş merkezlerinde... Bunun yolu da bu insanların kendileriyle barışık olmalarını sağlamak. Barışık olabilmenin yolu da din olgusudur. Din önemli bir isteklendirme sağlıyor insana, inanılmaz bir tevekkül ve sabır aşılıyor insana. Bir engelli Hz. Musa’yı tanısa onun da engelli olduğunu bilse ben eminim ki oturur bin defa şükreder, “Demek ki ben cezalandırılmadım, bu bir imtihan biçimidir.” der. Bir insan Eyyüb Aleyhisselamı tanısa, onun on sekiz yıl hasta yattığını, o esnada yatalak olduğunu, vücuduna kurt düştüğünü bilse, ben eminim ki bu insan kendisinin cezalandırılmadığını, bir imtihan biçimi olduğunu anlar ve buna sabreder, tahammül eder. Musa Aleyhisselam ölene kadar peltek yaşamıştı. Kaynaklardan ulaştığımız bilgiye göre, yirmi beş tane sahabenin ağır derecede engelli olduğunu biliyoruz. Biz bunu ifade etmeyiz, edemeyiz, yakıştıramadığımız için; ama özürlülük bir suç değil ki niye yakıştıramayacağız. Mesela meşhur bir hadis var. Bir tanesi geliyor Mescid-i Nebevi’de köşelere bevlediyor. Ona Arap bedevisi diyorlar. Hayır bedevi değil, o zihinsel engelli birisidir; ama biz yakıştıramadığımız için bedevidir diyoruz. Sahabeler ondan bizar oluyor, tepelerine çıkıyor, elbiselerini başına geçiriyor... Böyle anormal şeyler yapıyor. Kovuyorlar onu mescitten, o da gidiyor bir yer kazıyor, kendi üzerine toprağını örtüyor… Hz. Peygamber’e haber geliyor kendini öldürüyor diye. Peygamber Efendimiz gidiyor, “Ne oldu sana neden bunu yapıyorsun.” diyor. “Bunlar beni sevmiyorlar, ben de kendimi öldürmek istiyorum.” diyor. Peygamberimiz de ona sarılıyor, “Allah ve Rasûlü seni seviyor.” diyor. Sonra sahabelere anlatıyor bunun zihinsel geriliği vardır diye. Bunun Peygamberimizin (sav) hayatında yüzlerce örneği var. Hangi düşkün ve mazlum yoktur ki Peygamber ona kanat germesin ki özürlüyü de “es” geçebilir miydi? İnsan olarak da çok merhametli birisi, sevilebilir ve sığınılabilir bir limanın başında bir insan var; Hz. Muhammed (sav) var. Efendimiz’de bir de peygamberlik payı olunca insan daha başka seviyor onu, hayatımızın her dilimi için hayatında müthiş örnekler var. Biz de derneği kurarken oraya yazdık “Kaybolan değerleri yeniden yaşatmak istiyoruz.” Biz de inşallah bu vesile ile belki engellilerin yüreğine dokunuruz diye düşünüyoruz, çünkü eksik olan sadece bu yasa var.