Bir Yakınımızı Kaybettiğimizde; Kendi Kendimize Nasıl Yardımcı Olabiliriz? / Sosyolog, Aile Danışmanı Ayşegül Özkonak
Kayıplar içimizi acıtır, yakar, kavurur…
Yıllar önce, daha ortaokula gittiğim sıralarda, dayımın şehit olma haberiyle ailece sarsılmıştık.
Onun vefatından önce bizi okula sevgiyle uğurlayan, kapıda gülümseyerek karşılayan annem; çok iyi anlaştığı, tarifsiz sevdiği abisini aniden kaybetmenin acısıyla çok değişmişti.
O günden sonra yastıktan başını kaldıramayan, sürekli uyuyan, uyanıkken de sürekli ağlayan, mutsuz, karamsar, isteksiz, evin içinde varla yok arasında dolanıp duran bir anne haline gelmişti.
Babam kendisine moral vermeye çalışıyordu ama boşuna… Onun bu durumu tüm ailemizi etkilemiş, kahvaltımızı ve yemeklerinizi babam hazırlar olmuştu.
Ben okulda ders dinlerken bile; annemin her şeyden vazgeçmiş, hüzünlü ve sessiz bir şekilde yatarkenki o hali gözlerimin önünden gitmiyordu. ‘Gözüm arkada kalıyor.’ denir ya tam da işte böyle bir durumdaydım. Aklım hep annemdeydi. ‘Ya ben de okuldayken kuzenlerim gibi annemi kaybedersem? Ya o da ölür ve beni bırakıp giderse?..’ diye aklımdan pek çok düşünceler geçiyordu.
Günlük yaşamda küçük bir şeye gülümsesem, yanlış bir şey yapmış gibi kendimi suçluyordum.
Bu yaşadıklarımı hiç kimseye söyleyemedim, kimseyle konuşamadım. Zaten kimse de sormadı. Çünkü ben yalnızca bir çocuktum. Babam, annemle ve dört çocuğunun ihtiyaçlarını karşılamakla meşguldü. Ama beni kimse görmüyordu. Annemin acısının yanında benim kaygılarımın bir önemi yoktu. O küçücük halimle korku ve üzüntüyle mücadele ediyordum; hem de sessizce...
Bazen tek bir söz bizi tarifsiz etkiler…
Bir gün baş sağlığına gelen bir teyze, ne desek de ağlamasını durduramadığımız anneme, şöyle söylemişti; “Her ölümün ayrı bir hikâyesi, ayrı bir acısı, ayrı bir hüznü, ayrı bir izi vardır. Her bir kayıp bize bizi hatırlatır, faniliğimizi hatırlatır… Bize Allah’ı hatırlatır… Sevdiklerimize ‘Seni seviyorum’ diyebilmeyi hatırlatır…
Bak çocuklarına…
Bak eşine…
Onlar senin bu haline nasıl da üzülüyorlar. Onlar senin yanında değil mi, bak onlara ve buna şükret.
Ben eşimi kaybettim. Evimin direğini kaybettim. Çocuklarıma hem anne hem baba oldum, hem de yıllarca. Yengeni düşün…
O şimdi çocuklarıyla yapayalnız.
Belki ona ve yeğenlerine sen destek olursun.
Dualarını et.
Sabret…
Onun adına sadakalar ver…
Sevdiğimiz birini kaybettiğimizde yüreğimizde kırk mum yanar. Her gün her biri teker teker söner. Sadece birisi seninle kalır. Onunla tekrar buluşana kadar da yanmaya devam eder. Daha sonra o da söner. Sendekiler de sönecek.”
Annem bu konuşmadan sonra kendini biraz daha toparladı. Ben de öyle… Yıllar içinde belli aralıklarla annesini, babasını ve kök ailesinden kalan iki abisini de kaybetti ama artık eskisi gibi depresif değil.
Kayıplar Acıdır Ama Aynı Zamanda Bizi Olgunlaştırır
Eğer aramızda sevgi bağı kuvvetli olan bir yakınımızı aniden kaybettiysek; bu kayıp bizi daha derinden üzer.
Bununla birlikte vefat eden yakınımızla aramızda daha öncesinde dargınlık, küslük, kırgınlık yaşandıysa ve ona söyleyemediğimiz sözler varsa, onu affedemediysek, hatta onu çok sevmemize rağmen yaşananlardan dolayı ondan beklediğimiz sevgi ve ilgiyi yeterince bulamadıysak, bunu ona söyleyemediysek ya da herhangi bir nedenle onunla yeterince biz ilgilenemedik ve sevgimizi zamanında ve yeterince veremediysek; ilişkilerimizle ilgili suçluluk hissediyor, pişmanlıklar, keşkeler yaşıyorsak, ona karşı söyleyemediğimiz, anlatamadığımız duygu birikintileri varsa o ölüm bizi başkalarından daha fazla üzer, sarsar ve çok daha derinden etkiler.
Eğer sen de bir yakınını kaybettiysen ve günlük işlerine dönemediysen, sana her şey yük geliyorsa, aşağıdaki özelliklerden beş tanesi bir buçuk aydır sende mevcutsa; eskiden yaparken zevk aldığın şeyleri yapmaktan zevk alamama, isteksizlik, aşırı kaygı, umutsuzluk, mutsuzluk, aşırı hüzün, uykuya dalamama ya da tam tersi hep uyuma isteği, sürekli ağlama, kabuslar görme, huzursuzluk, iştah kaybı ya da aşırı yeme davranışı, bedende ağrılar, bir işe odaklanamama, algı kaybı, unutkanlık varsa depresyon olabilir, bu konuda bir terapi almalısın.
Böyle bir kaybın varsa öncelikle doğal olarak yas tutmalısın.
Yas tutarken aşağıdaki evrelerden geçeceğini bil:
İlk başta şok yaşayacaksın, belki kabullenemeyip çığlık atıp ağlayacaksın. Belki de ağlayamayacaksın. Olanlara inanamayacaksın, sanki bir rüyada gibi hissedeceksin. Hatta olanları inkâr edeceksin. Onu bir daha görememenin acısını, üzüntüsünü, telaşını hissedeceksin, belki de yaptıkların ve hatta yapamadıklarınla suçlu hissedecek; belki ona ve kendine öfke duyacaksın. Zaman geçtikçe anılarla yaşarken artık olanı da kabule geçeceksin.
Bu evrelerin bazılarını çok kısa yaşayıp diğer bir evreye geçebilirsin, bu normaldir. Yas dönemini çabuk atlatıp son evreye kısa sürede geldiysen (ki bazı insanlar bu süreyi çabuk atlattığı için suçluluk duygusu hisseder) suçluluk duymana gerek yok. Çünkü kimi insan kayıp vakasını geç, kimi de çabuk atlatabilir.
Kaybettiğimiz Yakınımızın Yokluğuna Dayanabilmek İçin Bakış Açımızı Nasıl Değiştirebiliriz?
Şimdi şu sorularıma cevap ver:
1. Vefat eden yakının seni bu halde görse, kendini bu kadar yıpratmanı ister miydi?
İstemezdi, öyle değil mi?
2. Senin gibi sevdiği yakınını kaybeden insanlar var mıdır bu dünyada?
Yakınını kaybetmeyen yok öyle değil mi? Yani şu çektiğin acıyı çeken milyonlarca insan var yeryüzünde.
3. Yakınlarının ölümünü bir şekilde atlatabilmiş insanlar var mıdır sence?
Artık ölümü kabullenmiş, bu durumun her canlı için var olduğuna inanmış, günlük yaşamına dönmüş insanlar var mıdır?
4. Eğer çevrende yakınlarını kaybetmiş başka insanlar varsa onlarla konuş. Dertleş. Dertler paylaşılarak azalır.
Ölüm Nedir Sence?
Yok oluş mudur?..
Ölüm yok oluş değildir. Başka bir boyutta varoluştur. Sen sadece o kişiyi bu dünyada beş duyu organınla fark edemezsin.
Özlersin.
Dokunmak, sarılmak, sohbet etmek, gözlerine bakmak, eskisi gibi hissetmek istersin...
Ama yapamazsın...
Eskiden onunla beraberce yaptıklarını yapamamaktır insana acı veren...
Belki hâlâ o evde yaşıyor ya da çıkıp geliverecek ve
“Ben ölmedim, şaka yaptım, bak geldim, burdayım.” deyiverecek gibi bir his duyarsın.
En kötüsü de kıyamadığın birini toprağın altına kendi ellerinle defnetmendir....
Üzülürsün, ağlarsın...
Sonrasında da anılarla yaşarsın...
Bu yaşadıklarının, hissettiklerinin hepsi normal. Yakınlarını kaybeden tüm insanlar da bu duyguları hissediyor inan...
Mevlana’nın ‘Ölümüm düğünümdür’ dediği gibi; aslında ölümün Allah’a kavuşmak olduğunu, o kişinin bu dünyadan sadece madden ayrıldığını, ruhen var olduğunu; ölümün her canlı varlıkta, her insanda olacağını kabullenirsen; o yakının için dua eder ve en önemlisi gözlerini kapatır, içinden onunla helalleşirsen birazcık da olsa rahat edersin.
Peki Ölümden Korkuyor Musun?
Ölüm bir evredir. Tıpkı doğum gibi, tıpkı yaşamak gibi...
Anne karnına düşmeden önceki halini hatırlıyor musun?..
Hatırlamıyorsun, değil mi?
Ya anne karnındaki halini?..
Doğumunu?..
Hepsi bir boyut.
Bir evre…
Ölüm de bunlardan biri.
Düşünsene...
Tatilde bir otele gidiyorsun…
Orada ne yaparsın?
Otele yerleşir, etrafı incelersin.
Çevrendeki insanlarla tanışır, belki kaynaşırsın; yer, içer, gezer, dolaşırsın.
İyimser biriysen güzel vakit geçirir, eğlenirsin. Otelin güzelliğinden ve insanların iyiliğinden bahsedersin.
Halinden hoşnutsuz ve kendinle barışık olmayan, agresif, karamsar, mutsuz bir insan isen aynı otelin klimasını, yemeklerini beğenmez, talebini güzellikle söylemek yerine çalışanlara tepkini gösterir, öfkelenir, hatta belki de onlarla tartışırsın.
Zaman geçer, kalma süren dolar, ne kadar beğensen de beğenmesen de artık ayrılma vaktin gelir ve oradan hiçbir şey alamadan, geldiğin gibi evine dönersin.
Dünyada yaşamak ve ölmek de tıpkı bu otelde bir süreliğine yaşamak gibi bir şeydir aslında.
Yunus Emre ne demiş; ‘ana rahminden geldik pazara; bir kefen aldık döndük mezara…’
Hayatın kısa bir özeti…
Nasıl ki otelden hiçbir şey alamadan evimize dönüyorsak, öldükten sonra gerçek evimize, yani Allah’a dönerken de yanımıza hiç bir şey alamayacağız ama bir şartla…
Peki Neden Bizi Üzen İnsanlar Karşımıza Çıkıyor?
Bu dünyada tanıdığımız insanlar da otel çalışanları gibi bizi bir şekilde etkiler, değiştirir, dönüştürür ve keskin köşelerimizi törpüler.
En çok öfke duyduğumuz insanlar; bizim öğretimizdir, en önemli hayat öğretmenlerimizdir onlar…
Bizler de onların…
Çok öfkeliysek sakinleşmemizi;
Küsüyorsak barışmayı;
Kin, nefret duyuyorsak affetmeyi;
Sıkça şikayet ediyorsak önce kendimizde bir değişim yapmayı, kendi değerimizi bilmeyi;
Tembellik ediyor, erteliyorsak çalışmayı;
Dedikodu ediyorsak kendimizin ve başkalarının sınırını bilmeyi;
Kabullenemediğimiz ve reddettiklerimiz varsa olanı olduğu gibi kabul etmeyi, belki teslimiyeti;
Hatta sevgiyi, merhameti, vicdanı, şefkati, dostluğu öğretiyor olabilirler.
Bilmeliyiz ki hayat sadece bir öğreti, bir imtihan…
Tekâmüle erme (olgunlaşma) sürecimiz...
Yanımıza Alabildiklerimiz Var Mı? O Şart Ne?
Var evet, bu dünyada yaptığımız iyiliklerimiz, çevremize, insanlara, insanlığa yaptığımız faydalı işlerimiz.
Tekâmüle erebilmemiz…
Bu dünyada kaldığımız süre içinde güzel ilişkiler kurabilmek, Yaradanın bizi yaratma nedeninin farkına vararak olması gerektiği gibi yaşamak, hayat amacımızı gerçekleştirmek, niçin bu dünyada var olduğumuzu bilebilmek, öğretilerimizi almak ve tüm çevremize kendimizle ilgili güzel anılar bırakabilmektir önemli olan ve arkamızdan ‘çok iyi bir insandı’ dedirtebilmek; bir hoş sadâ bırakabilmek belki de...
Sevgiyle ve sabırla kal.
