Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Bilim Ve Sanat Allah’ı Aramaktır

Bu Yazıyı Paylaşın:
Bilim Ve Sanat Allah’ı Aramaktır

Merak; insanoğlunun doğumundan ölümüne kadar derununda barındırdığı belki de en ulvi duygusudur, en gizemli yeteneğidir. Merak olmasaydı ne bilim ne sanat ne felsefe ne de din olurdu. Öğrenme ve araştırmaya yönelik davranışa yol açan bu duygu aynı zamanda teknolojinin de en temel tetikleyici motivasyonu niteliğindedir. İnsanlık tarihindeki bütün önemli icat ve keşifler hep bu merak duygusunun bir sonucudur.

Merak varsa zımnen ‘bilinmeyen’in varlığı söz konusu demektir. Merakla ilgili diğer bir anahtar kelime ise ‘ihtiyaç’ kavramıdır. İhtiyaç ise eksiklik ve noksanlığın bir yansımasıdır.

İnsan denen muamma varlık doğduğu günden itibaren hep arayış içerisinde olmuştur. Bu arayışı ya fizyolojik bir ihtiyaçtan ya da ruhsal nedenlerden tezahür etmiştir. Meşhur ‘ihtiyaçlar piramidi’nin en tabanındaki beslenme, barınma, güvenlik ihtiyacından tutun da yukarılara çıktıkça damıtıla damıtıla evrilen; sevme, sevilme, önemsenme, değer görme, takdir edilme, kültür, sanat ve estetik… gibi rafine ihtiyaçlara kadar her türlü tatminin temelinde bu arayış söz konusu olmuştur.

İnsan doğduktan itibaren bilinçlendikçe çevresini merak etmeye başlar. Her gördüğünü her duyduğunu anlamlandırmak ister. Aksi takdirde rahat edemez. Çocuklara bakın ya da kendi çocukluğunuza gidin; her şeyi merak ettiğinizi, her nesne ve olguyu yerli yerine oturtup tanımlamaya çalıştığınızı hatırlayacaksınız. Bu keyfiyet ölünceye kadar devam eden bir süreçtir.

İnsan önce kendisini farketmiş, anlamaya çalışmıştır. Sonra da yakın çevresini, diğer insanları, eşyayı, nesneleri, dünyayı, kozmozu ve tüm evreni. Aklı, zekâsı, bilgi ve kültürü derinleştikçe merakı da aynı ölçüde artmıştır.

Nesneleri, olguları, maddeyi ve evreni merak ederken “Nasıl?” sorusu ile karşılaşmıştır. Bu temel soru “bilimi” ortaya çıkarmıştır. Bilim dediğimiz olgu, evrende cereyan eden olaylara tanıklık etmektir. Kozmozda her an sayısız olay vuku bulmaktadır. Bilim adamları yeni bir şey vücuda getiren değil, bu olayların işleyiş mekanizmalarını ortaya çıkaran, keşfeden tanık konumundadırlar. Olayların aydınlatılmasında temel iki soru vardır: “Nasıl?” ve “Neden?”. Objenin, nesnenin ya da bir başka deyişle maddenin işleyiş kuralları bizi “bilim”le buluştururken varlık aleminin akıl ve düşünce boyutunda ontolojik sorgulaması, Allah’ın varlığı, eşyanın hakikati… vs. arayışlar da “felsefe”ye kaynaklık etmiştir. Diğer taraftan insan sadece rasyonel hareket eden bir varlık olmayıp alabildiğine his boyutu olan duygu yüklü bir varlık olunca bu yönüyle de arayışlara yönelmiş, insanoğlunun bu niteliği itibariyle ihtiyaç ve arayışları da “sanat” yönünün inkişafını tetiklemiştir.

Ama tüm bunlardan çok daha önemlisi “Neden?” sorusuyla karşılaşmış olmasıdır. Olayların aydınlatılmasında temel iki soru vardır dedik: “Nasıl?” ve “Neden?”. Nasıl sorusunun cevabı; olayların işleyiş mekanizmasını, kanun, kural ve formüllerini ortaya çıkarır. Objektif ve nesneldir. Fotoğraf çekmek, keşif yapmak, tutanak tutmak gibi bir şeydir. Evrende “Nasıl?” sorusuna bulduğunuz her yeni cevap “bilim” inşasına bir tuğla daha eklemek demektir. İnsanlığın binlerce yıllık bilim yolculuğu sonucunda elde ettikleri müktesebat, işte bu “Nasıl?” sorusuna verilen cevaplar bütünüdür. Ancak ikinci bir soru daha vardır ki esas can alıcı noktayı bu soruya alınacak cevaplar teşkil etmektedir. O da “Neden?” sorusudur. Evrendeki her bir olayın “nasılı”, konunun bilimsel boyutunu ihtiva eder. Önemlidir, açıklanmalıdır. Ama her şeyi açıklamada yeterli değildir. Çünkü insan aklı “Neden?” sorusuna cevap bulamadığı müddetçe asla rahat edemeyecektir. Asgari bir zekâya sahip kişi dahi şunları soracaktır: Evren neden var? Ben neden varım? Bütün bu olayların nedeni nedir?

“Nasıl?” sorusuna imkânlar ölçüsünde cevap bulabiliyoruz ancak bunca olayın, varlığın var olma nedeni nedir? Neden doğduk, neden ölüyoruz?...

Yukarıdaki soruları kim yanıtlayacaktır? “Nasıl?” sorusuna bilim cevap verebilirken, bilimin yanıtlayamadığı “Neden?” sorusunun cevabını nereden bulacağız?

İşte bu yakıcı soruların cevabı sizi kaçınılmaz olarak bir yaratıcıya götürecektir. “Neden?” sorusuna tatmin edici cevap veremeyenler bir ömür boyu serkeş, bohem, bedbaht bir hayat sürmeye mahkûm olacaklardır. Hiç kimsenin hayatla böylesi bir kumar oynama lüksü yoktur.

“Neden?” sorusuna verilecek her cevap da sizi “din” olgusuyla bir araya getirecektir.

Bilim ve teknoloji, felsefe ve sanat yoluyla ihtiyaç, arayış ve sorularınıza verebileceğiniz cevaplar daha çok dünyevi ve seküler nitelikte olacaktır. Bunların elbette pratik yararları olacaktır ancak esas yakıcı sorularınıza yanıt teşkil edemeyecek, merhem olamayacaktır. Çünkü insanoğlunun en temel arayışı ölüm ve sonrasına yöneliktir. Bir başka ifade ile “ölümsüzlük” arayışıdır.

İnsanın en güçlü güdüsü “ölümsüzlük” duygusudur. Hiç kimse ölümü arzulamaz. Ateist bile olsa herkes aslında âb-ı hayat iksirini aramaktadır. Ölünce hiç olacağını düşünen nihilist bir ateistte bile “ebedilik” arayışları gözlemlersiniz: Kitap yazarlar, sanat eserleri vücuda getirirler; sinema, tiyatro yapıtları ortaya koymak isterler. “Yok olacaksan bıraktığın bunca eser neden?” diye sorsanız vereceği cevap “Adım anılsın, tarihte iz bırakayım…” biçiminde olacaktır. Madem yok olacaksın, tarihin derinliklerinde adın anılsa ne olur anılmasa ne olur? Bunu hiç düşünmezler.

Yine benzer şekilde, dünyada karşılaştıkları haksızlıkların mutlak anlamda pozitif hukuk kurallarıyla çözülemediğini bildikleri ve gördükleri için “Tarih yargılayacak, gerçekleri tarih ortaya çıkaracaktır.” gibi garip savunmalarını da gözlemlersiniz. Bütün bunların izahı şudur: Allah insanın fıtratına ebediyet, sonsuzluk, ölümsüzlük duygusu kodlamıştır. Ateist, fıtratına savaş açan kişidir. Yaratılışta ruh bantlarına kodlanmış bu duygular hiçbir zaman yok olmaz, ancak bastırılır. Bastırılmış duygular ise bir şekilde mutlaka ortaya çıkar: Sanat eserleri vücuda getirerek tarihin derinliklerinde anılma arzusu, “ölümsüzlük” duygusunun dışa vurumudur. Aynı şekilde, mutlak adalet arayışındaki “tarihin yargılaması” beklentisi de İslamî terminolojideki “mahkeme-i kübra” varlığının ontolojik yansımasından başka bir şey değildir.

Allah (cc): “Gizli bir hazine idim bilinmemi sevdim…” buyuruyor. Allah (cc) kâinatı yarattı ve kendini gizledi. Kendini gizlerken insanın iç dünyasına, ruh bantlarına da arama, inceleme, araştırma duygusu yerleştirdi. Bu duyguyu derunumuza yerleştirmesinden maksat aslında “kendisini bulmamızı istiyor” olmasıdır. İnsanoğlunun her alandaki arayışı hangi kılıf, ne ad altında olursa olsun aslında “Allah’ı arayıştır.” Ressam tuvalinde fırçasıyla, müzisyen mızrabıyla aynı arayışın içerisindedir. Fen ve pozitif bilimlerle uğraşanlar yani bilim adamları teknik cihazları, gözlem ve deneyleri ile Allah’ı arıyorlar. Sosyal bilimciler analitik araştırma ve düşünceleriyle bu arayışa katkı sağlıyorlar. Filozof aklıyla, mutasavvıf aşkıyla O’nu arıyor. Enstrümanlar farklı olsa da hedef aynı aslında. Tek fark iman, bilinç ya da bilinçsizlikle ilgili.

İnsan kuşlara bakıp uçamadığını görmüş uçak icat etmiş. Balıklara bakmış gemi ve denizaltıları icat etmiş. Çıplak gözle görülemeyen atom gibi hücre gibi mikro ölçekte varlıklar fark etmiş mikroskop gibi aletler icat etmiştir. Aynı şekilde yüzünü ve yönünü uzaya çevirmiş milyonlarca ışık yılı ötelerde yüz milyarlarca yıldızdan oluşan yüz milyarlarca galaksilerle ve makro boyutta devasa yapılarla karşılaşmış teleskoplar ve uzay mekikleri icat etmiştir. Teknoloji harikası aygıt ve cihazlara bakınız hemen hepsi dış dünyamızda var olan canlı ya da cansız varlıklara bakılarak, onlar taklit edilerek icat edilmiş ve üretilmişlerdir. Biyomimetik ve sibernetik bunların sayısız örnekleriyle doludur. En gelişmiş, komplike bir bilgisayarın insan beyninden çok daha geri teknolojik yapıda olduğu bilim insanlarının da itiraf ettiği bilimsel gerçekliktir.

Bu arada yeri gelmişken bilim adamlarının bir itirafını da burada zikretmek konumuza katkı bakımından büyük yarar sağlayacaktır:

Günümüz bilim insanları tarafından; binlerce yıllık insanlık tarihinin akıl, zekâ ve bilimsel birikimi sonucunda elde edilen teknolojinin kristalleşmiş en harika eseri olarak “uzay mekikleri” kabul edilmektedir. Yine bilim insanlarının itirafına göre; uygarlık şahikası olan bir uzay mekiği, bir “arı”nın yanında çok ilkel kalmaktadır.

Tesadüfe tapan materyalist bir bilim adamına “Bu uzay mekiği kendi kendine tesadüfen oluştu.” deseniz, emin olun size her türlü hakareti yapıp sonra da sizi yanından kovmak şeklinde reaksiyon gösterecektir. Bu durumda şu can alıcı soruyu sormak bilim haysiyetinin bir gereği olacaktır: “Uzay mekiğinin kendi kendine tesadüfen oluşabileceğine haklı olarak inanmayan sen, bir uzay mekiğinden çok daha mükemmel bir yapıya sahip arı’nın, ondan da daha harika bir yapıya sahip insanın ve hatta ondan da daha karmaşık bir yapıya sahip evrenin kendi kendine tesadüfen oluşabileceğine nasıl inanıyorsun?” Sanıyorum bu nokta sözün bittiği yer olsa gerektir.

Yine yeri gelmişken yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi insan merakının günümüzde gelip dayandığı nokta; tüm kâinatın tek bir formülle anlaşılıp anlaşılamayacağı, izah edilip edilemeyeceği arayışıdır. Bilim entelijansiyasının üzerinde durup çalıştığı konu budur. Aşağıda kısaca aktaracağım hususlar bilimsel doğruluk ya da gerçeklikleri hala tartışılan konulardır. Fiktif, hayali teorik fizik konuları da olabilirler. Ancak bu konular bilim insanları ve felsefeciler tarafından tartışılmaktadır. Konumuzla ilgili olan tarafı ise insan merakının gelip dayandığı yere vurgu yapabilmek ve aslında insanların Allah’ı aradıklarına dikkat çekebilmek bağlamındadır:

Evreni açıklayan iki fizik teorisinden birincisi yıldızlar, galaksiler gibi çok büyük boyutlu maddeleri açıklayabilen, Einstein’ın görelilik teorisi; ikincisi ise atomlar gibi çok küçük boyuttaki maddeleri açıklayabilen kuantum mekaniğidir. Bu iki teorinin ikisi de aynı evreni açıkladığına göre, ikisini bir teoride birleştirmek ve evreni bütünüyle anlamak çalışmaları devam etmektedir:

Sicim(string) kuramı, (on boyutlu) ve mother teori(11. boyut) ile bu iki teori birleştirilmiş ve bu birleşim, şimdiden bilim tarihinin en büyük adımı olarak kabul edilmiştir. M teorisine göre, evren 11 boyutludur.

Madde, küçük sicimlerden/tellerden (strings) oluşmaktadır. Bu sicimler tıpkı bir keman teli ya da gitar teli gibi belli bir şekilde çekilirse belli bir frekans oluşturulur, daha başka bir şeklide de başka frekanslar, başka notalar. Varlık, bu süper sicimlerin oluşturduğu küçük notalardan meydana gelmiştir ve fark edilmiştir ki; evren bir senfoni ve evrenin tüm fizik kanunları da bu süper sicimlerin/tellerin bir uyumudur.

Evrende 11 boyut vardır. Hawking bütün o boyutları algılayamama nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan 7 boyut, konumlarını değiştirmeden yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcuttur. Paralel evrenlerle aramızda sadece saydam bir zar vardır. Stephen Hawking: “Görülebilir evrenimizin dışında, iç içe geçmiş görülemeyen evrenler söz konusudur.” demektedir.

Evrenin var oluşunu açıklamak amacıyla yıllardır üstünde çalışılan “Her Şeyin Teorisi”nin (Theory of Everything) formülü oluşturulmuş ve buna “M-teorisi” adı verilmiştir. Buradaki “M” (magic, mysterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin anası olarak değerlendirilmektedir.

Titreşen teller 10. boyuttan bahsediyor, M teorisi, Paralel Evrenlerden yani 11. boyuttan.

Tartışılan bu teoriye göre; 11 nci boyut, bir milimetrenin trilyonda biri ölçüsünde 3 boyutlu dünyamızın her noktasında bulunmaktadır. Bize bizden daha yakın olmasına rağmen onu algılayamamaktayız.

Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak “Her Şeyin Teorisi”nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında da Allah’ın evren formülüne ulaşmış olacaklarını, bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.

Evren, hem madde hem de şuuru tek bir alan halinde içeren dev bir hologramdır.

Rölativite ve Kuantum Teorileri birleştirilerek üretilen ve on boyutlu tanımlanan “Sicim teorisi” ve 11. boyutu da katan M-Teorisine göre, mikro sicimler titreştiğinde evrende bulunan atom altı parçacıkları yani notaları üretiyor. Bu notaların oluşturduğu melodiler “madde”, bu melodilerin oluşturduğu senfonilere de “evren” deniliyor.

Bu teoriye göre hiper-uzaya yayılan rezonanslar halinde bir müzik bir ahenk söz konusu. Buna bazı düşünürler “İlahi Senfoni” adını veriyorlar.

Bir ayet: “Kâinatta hiçbir şey yoktur ki hamd ile Allah’ı tesbih etmesin, O’nu anmasın, O’na dua etmesin. Fakat siz onların bu tesbihlerini, zikirlerini, dualarını fark etmiyorsunuz.” (İsra, 17/44)

Fizikçi Michio Kaku “Eğer evren bir patlama neticesinde harekete geçmişse bu patlama nereden geldi? Kuralları neydi? Bize uzay-zaman yapısını veren patlamanın denklemlerini kim yazdı?” diye sorarken, Hawking ise ilk kez Allah’ın varlığını kabul ederek verdiği bir röportaj sırasında Tanrı ile ilgili sorulan soruya; “Evrenin oluşumu bilimin gerçekliğine dayanır. Ama bu hiçbir şekilde, Bilim Kuralları’nı koyan ve onları da yaratan bir Tanrı olmadığı anlamına gelmez...” cevabını veriyor.

Einstein’ın ise yaptığı çalışmalarla ilgili olarak şu ifadesi gerçekten ilginçtir: “Tanrının evreni nasıl yarattığını anlamak istiyorum.”

Dünyaca ünlü Newsweek dergisinin bir sayısının kapak manşeti: “Science Finds God” : “Bilim Allah’ı Buluyor.” şeklindedir.

Bütün varlık âlemi Allah’ın esma ve sıfat tecellilerinin yansımasından ibarettir. “Bilim” Allah’ın “el-ilm” isminin tecelli ve tezahürüdür.

Aynı anlayış ve arayış “sanat” için de geçerlidir.

Desinatörler, ressamlar, mimarlar, müzisyenler… kısaca tüm sanatçılar ve sanat dalları ortaya koydukları eserlerde Allah’ın yarattıklarından esinlenir ve ilham alırlar. Hiçbir zaman evrende var olan şekil, renk, desen ve ses formlarının dışına çıkamazlar. Kullandıkları tüm renkler gökkuşağındaki 7 renk ve türevlerinden ibarettir. En estetik form olan “altın oran”ın diğer adı da “ilahi oran”dır zaten. En büyük sanatkâr Allah’tır ve tüm sanat eserleri de Allah’ın “sani” isminin sanatkârda tezahür ve yansımasından ibarettir.

Tüm bu tespitlerden anlıyoruz ki Yaratıcı Kudret insanoğlunu inanmaya muhtaç bir biçimde kodlamış ve formatlamıştır. Bu demektir ki insanoğlu her halükârda bir şeylere inanmak zorundadır. Yapısı, doğası bunu gerektirmektedir. İnsan “inanma ekseni”nde yaratılmış bir varlıktır. İnsanın bu temel karakteri ontolojik anlamda bizleri “Allah’ın varlığı” konusuna götürmektedir. İnanç düzleminde hayat sürebilen insandaki bu yetenek, Allah’ı bulabilmesi ve O’na inanabilmesi için verilmiş bir kabiliyet olmaktadır.

Görülüyor ki bilim de sanat da aslında Allah’ı arıyor ve anlatıyor. Bu anlayış ve anlatış imanla buluşur, hayret ve hayranlığa dönüşürse onun adı artık “aşk”tır.

Fuzuli ne güzel özetlemiş aslında: “Aşk imiş ne varsa âlemde, ilim bir kıyl-ü kal imiş…”

Necip Fazıl da diyor ki: “Anladım sanat Allah’ı aramakmış, gerisi yalnız çelik çomakmış.”