Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Başkalarının Figüranı Değil, Kendi Hayatının Öznesi Olmak / Uzman Doktor Psikiyatrist Nihat Kaya

Bu Yazıyı Paylaşın:
Başkalarının Figüranı Değil, Kendi Hayatının Öznesi Olmak / Uzman Doktor Psikiyatrist Nihat Kaya

Sizce neden bazı insanlar “hayır” demekte bu kadar zorlanıyor? Bu, basit bir nezaket kuralı mı, yoksa daha derinde yatan, sevilmeme, dışlanma veya çatışmadan kaçınma korkusu mu? Bu “memnun etme” arzumuzun kökleri genellikle nereye dayanıyor?

Hayır diyememek çok boyutlu ve kişilere göre nedenleri çok farklı olabilen bir davranış modelidir.

Hangi faktörler hayır diyememeyi besler? Bizim toplumda en başta kültürel dinamiklerimiz gelir. “Aman kırılmasın, darılmasın, beni yanlış anlamasın, üzülmesin, kalbi kırılmasın…” gibi düşünceler hayır diyememeyi teşvik eder.

Diğer yandan aile içerisinde baskın ve otoriter ebeveyn modelleri de hayır diyememeye sebep olabilir. Söz hakkı tanınmayan, konuşmasına müsaade edilmeyen, küçümsenen, onun ihtiyaçları hakkında karar verilen bireyler de öz güven sorunu nedeniyle hayır diyemezler.

Genetik olarak içe dönük, asosyal bireylerde de hayır diyememe davranışı görülebilir.

Hem genetik hem aile içi yetiştirilme hem de kültürel faktörlerle harmanlanan bireyin hayır deme şansı gittikçe azalır.

Dışlanma, sevilmeme, terk edilme kaygıları ve çatışmadan, mücadeleden kaçınma ile de evet deme, ses çıkarmama davranışı hâkim olur.

Bazen de kişiler ilgi odağı olma, aşırı dikkat çekme, aşırı sevilme gibi “ihtiyaçlarından” dolayı da hep evet derler.

Başka bir durumda maddi manevi çıkarı ve planları için tabi olma, hep evet deme modeli dikkatimizi çeker…

“İyi insan olmak” ile “kullanılmak” arasında ince bir çizgi var. Bu ikisini birbirinden nasıl ayırt edebiliriz? Bir ilişkinin ya da kişinin toksik olduğunu anlamanın belirtileri neler?

İyi insan olmanın evrensel bazı özelikleri vardır: Dürüst olmak, işini iyi yapmak, harama el uzatmamak, yardımsever, paylaşımcı olmak, insanların düşünce ve yaşam biçimlerine saygı duymak, yasalara uygun hareket etmek, tüm canlı varlıklara ve ekolojik sisteme saygılı davranmak gibi…

Hayat, alma-verme dengesi üzerine kuruludur. Eğer bir insan sürekli sizden almaya çalışıyor ve vermeye hiç yanaşmıyorsa, o ilişkide kullanılıyorsunuz demektir. Hayır diyemiyorsanız ve karşınızdaki insan da bunu kullanıp sizi manipüle ediyorsa ciddi hasar görürsünüz.

Toksik ilişki bazen tek tarafın zararına olur. Bazen de iki taraf da ilginç şekilde o toksik ilişkiden beslenir ve bu ilişki yıllarca sürebilir… Örneğin, pasif, edilgen yönetilmeye yatkın kişilik, yöneten, otoriter bir kişiye bağımlı olabilir. İki taraf da bunu yıllarca, bazen ömür boyu sürdürebilir.

Toksik ilişkilerde sürekli çatışma, gerginlik, kavga, mutsuzluk, psikolojik ve bedensel şikâyetler, maddi manevi travmalar yaşanabilir.

İlginç olan bu ilişkiden beslenenler hep şikâyet eder ama bu durumu değiştirmek için anlamlı bir çaba göstermezler.

İyi niyetli, saf, hayır diyemeyen ama toksik ilişkiden rahatsız olanlar zamanla yaralanmış olarak bu ilişkiden kendisini kurtarabilir.

Kendi isteklerimizle başkalarının bizden bekledikleri arasında kaldığımızda yaşadığımız o iç sıkıntısı... Bu gerilimi nasıl okumamız, nasıl anlamlandırmamız gerekiyor?

İnsanoğlu bu hayata bir kere geliyor ve bu hayattan bir kere geçiyor. Ya istediğimiz hayatı yaşayacağız ve kendi hayatımızın öznesi olacağız ya da başkalarının hayatının figüranı olacağız.

Kendi isteklerimiz bir başkasının hayatına zarar vermiyor ve ona engel olmuyorsa hiç bir sorun yok demektir. Eğer isteklerimiz meşru çerçevede ve yasalar ve de toplumsal teamüllere uygun ise tereddüt etmemek gerekir.

İnsanoğlu doğası gereği “bir ötekine muhtaç” bir varlıktır. Sosyal olmamızın temelinde bu muhtaçlık yatmaktadır. Yani büyük hayat çarkının değişik seviyedeki dişlileri gibiyiz. O çarkın biteviye dönmesi için bütün dişlilere ihtiyaç vardır. Bu sebeple yardımlaşma, paylaşma önemlidir. Burada dengeyi tutturmak gerekir. İnsanoğlu bütün zıt duygu ve davranışları içinde barındıran bir canlı türüdür. Bu zıt duygular ve özelliklerle sürekli çatışma halindeyiz. Hayvansal, primitif istek ve arzularımızla temel insani-ahlaki değerlerimiz arasında gidip geliriz. Beşeri ve dinî yasalar bu çatışmaları azaltmaya ve “beşerlikten” “insaniyet” makamına çıkmamızı teşvik ederler.

Önceliğimiz insani temel ihtiyaçlarımızı karşılamaktır. Başkalarının bencil istekleri bizi yolumuzdan alıkoymamalı. Ama dünyanın değişik halleri vardır: Savaşlar, göçler, deprem, pandemi, ekonomik krizler, sağlık sorunları gibi... Bu durumlarda elimizde ne varsa bir diğeri ile paylaşmak ahlaki ve vicdani bir sorumluluktur.

Hayat her zaman bizi bir tercihle baş başa bırakır. İç sesinize kulak verin. O “doğru” diyorsa yapın…

Yıllardır “evet” demiş biri ilk kez sınır koymaya başladığında ne yapmalı? Bu köklü alışkanlıkları değiştirmek gerçekten mümkün mü? Küçük adımlarla nasıl başlanır ve çevresindeki insanlar tepki gösterdiğinde bu süreç nasıl yönetilmeli?

Kolay bir durum değil, ama imkânsız da değil. Öncelikle çok kararlı ve istikrarlı olmak lazım.

Her şey düşüncede başlar. Kendimizden emin olacağız. Karşımıza engeller çıkacaktır. Sorunlar olacaktır. Bunları peşinen kabul edeceğiz. Hiçbir değişim, dönüşüm sancısız olmaz.

Yaşam içerisinde değişmeyen tek şey değişimdir. Değişmeyenler ölüler ve aptallardır.

Değişim kararlılık ve çaba ister. Risk almadan hiçbir değişim olmaz. Davanızda haklı olacaksınız. Kişiliğinizi ve haklarınız korumak zaten sizin birinci göreviniz olmalı.

Yıllardır hep evetinize alışmış insanlara yavaş ama karalı adımlarla hayır demelisiniz. Dengeleri birden sarsmak doğru değildir. Örneğin, size sormadan çat kapı evinize gelen komşunuza. “Hay Allah, ben de hazırlanıp markete gidecektim. Müsaitsen hadi gel, beraber gidelim.” deyip hem red etmemiş hem de kendi isteğinize göre onu da yönlendirmiş olursunuz ve de tepkilerini görmüş olursunuz. Arkadaşınız hayır diyebilir, size engel olmak isteyebilir. “Boş ver iki laflayalım, bir kahve içelim, sonra gidersin.” diyebilir. Bunu asla kabul etmeyin. “Çok planladım, başka işlerim de var. Şimdi gitmek zorundayım. Hadi sen de benimle gel, yolda laflarız.” deyin. Bu adımlar “dolaylı hayır” deme yöntemleridir. Direkt hayır demeye biraz tecrübe kazandıktan ve sınırları yavaş yavaş çizmeye başladıktan sonra diyeceksiniz.

Bu konuda detaylı bilgilerimi Çınaraltı Yayınları’ndan çıkan “Hayır Diyemeyenler Kulübü” kitabımdan okuyabilirsiniz. Hem de “Hayır” diyememenin nasıl ruhumuzu ve bedenimizi çürüttüğünü de görmüş olursunuz…

İnsanlar neden geçmişin pişmanlıklarına takılıp kalıyor? Pişmanlık duygusuyla boğuşan birini, geçmişin yükünden kurtarıp “şimdi ve burada” olmaya ne motive edebilir? Kendimizi affetmek neden bu kadar önemli?

Pişmanlıklara takılmak, hem yaşanmamış hayatlara duyulan özlem hem de yaşatılamayan hayatlara sebep olanlara duyulan bir öfkenin dile getirilmesidir. Ama ne çare ki ne o özlem ne de öfke o geçmiş yılları bize geri veriyor! Geçmişin yüküyle geleceğe yürüyemeyiz. O yükü sırtımızdan atmak elzemdir. Başta kendimizi, sonra sebep olanları affedelim ki hafifleyip yüzümüzü geleceğe dönebilelim.

Hayat geriye doğru anlaşılır ama ileriye doğru yaşanır. Gerçek ömrümüz nefes alıp verdiğimiz ve içinde olduğumuz an ve gündür. Ne yapacaksak şimdi yapalım, geçmiş elimizden uçmuş gitmiş, geleceğin ne getireceğini bugünden bilemeyiz, ama bugüne hâkimiz ve bugünden sorumluyuz.

Hayatın bizim yaşanmamışlıklarımıza göre bir tekrar FIRSATI YOK! Şimdi ve burada ilkesine göre, inandığımız yaşam anlayışına göre yaşayalım. Elimizdeki sermaye bugüne ait ve bugüne has kullanıp kısmen de geleceğe tasarruf amaçlı biriktireceğiz. Geçmişin negatif enerjisine harcayacak sermayemiz YOK! Eğer geçmişten gerekli tecrübe ve mesajları aldı isek onlarla bugün ve geleceğimizi aydınlatabiliriz. Ve de bundan sonraki hayatımızın kalitesini artırmış oluruz. Unutmayalım “zararın neresinden dönülürse kârdır.”

Son olarak, “kendin olmak” kavramını biraz açabilir misiniz? Kendin olduğunda, kişi somut olarak ne kazanır? Gözlemlerinize göre, daha kaliteli, farkındalığı yüksek ve huzurlu bir yaşamın anahtarı nedir?

Kendin olmak; sahici, içten, maskesiz, doğal olmaktır. Beklentisiz, minnetsiz, müdanasız olmaktır. Kendimizle baş başa kaldığımızda kendimize hesap verebiliyor ve vicdani rahatlık yaşıyor olmak demektir. Pozitif yönde kendin olmak huzur verir. Kendin olmak size kişilik, karakter kazandırır. Bu olumlu ya da olumsuz bir kişilik de olabilir. Toplum, sizin adınız geçtiğinde net bir tanımlama yapmalıdır. Siz hangi kişiliği kendinize uygun görüyorsanız o olun. Riyakâr olmayın. Dönek olmayın. Mevcut kişiliğinizden şikâyetçi iseniz değişim için çabalayın. Değilseniz ve bütün çevreniz sizden şikâyetçi ise bunu dikkate alın ve kendinizi sorgulayın. Ama psikopat, narsist bir kişilik bozukluğunuz varsa bunu yapmazsınız; yanlışta ısrar edip etrafınızın yanlış olduğunu iddia edersiniz. Bu da sürekli etrafla ve toplumla sorun yaşamak anlamına gelir. Tercih sizin.

Unutmayalım, huzurlu ve mutlu bir yaşamın ön şartı kendimizle, çevremizle barışık olmaktır…