Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Aşkın Nörobiyolojisi / Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş

Bu Yazıyı Paylaşın:
Aşkın Nörobiyolojisi / Yrd. Doç. Dr. Oytun Erbaş

Evli çiftlerde bir süre sonra acaba aşk bitti mi sorusu gündeme geliyor. Ya da eşlerden biri ‘sen beni eskisi gibi sevmiyorsun’ serzenişlerinde bulunmaya başlıyor. Evlilikten sonra aşk ne kadar sürer, bu konuda neler söylersiniz?

Eşlerin zaman içerisinde birbirlerine alışmaları bu sorunu meydana getiriyor. İnsanlar diyor ki: “Ben sende ilk günkünü bulamıyorum.” Zaten bulamayacaksın ki. Bu, günlük hayatta eşya ile olan ilişkilerimizde bile yok. İlk defa son model cep telefonu alırsın, bir iki gün sonra normal gelmeye başlar. Misal, kurufasulyeyi açken yedik. Tokken o zevki vermez ki sana. O, o anki zevkti. Bu da böyle. Ama insanlar istiyor ki hep o zevki alayım. Böyle bir şey yok. Çünkü biz zevki alırken, insanın beyninde bazı kimyasallar bir yere dökülüyor, o zevk veriyor sana. Ama o kimyasal ne oluyor; sonsuz değil, bitiyor.

Onun için, ilişkileri de götürmek için o zevki yaşamak mümkün. Nasıl? Biraz aşk oyunu gerekiyor. Mesela, bazen herkes kendi işini yapacak. Yani erkek kendi işini yapacak biraz, arkadaşlarıyla vakit geçirecek stres atacak. Kadın ailesiyle arkadaşlarıyla vakit geçirecek. Şöyle biraz uzaklaşacaklar birbirlerinden, araları biraz tatil olacak. Bu, kahve içmek gibi... Kahve içiyorsun, içiyorsun, akşam içmiyorsun. Sabah olunca nasıl canın çekiyor, bir tane içtin mi açılıyorsun. Evlilik de aslında böyle. Ama sen hanımınla devamlı iç içe olduğun zaman bu sıkıntı çıkarır. Kadınlar da eşim devamlı yanımda olsun her işi beraber yapalım diyorlar. Bu çok yanlış... Kadınlar bilseler eşlerine ne denli büyük zarar verdiklerini müsaade ederler. Onun için biraz uzaklaşacaksınız birbirinizden. Ayrılmak değil bu, yanlış anlamayın sakın. Hanım hanımlığını bilecek biraz, erkek de erkekliğini bilecek. Erkek, arkadaşlarıyla vakit geçirecek. Hanım da komşuya gidecek. Sonra akşam gelirler, tekrar, kahve içiyormuş gibi birbirlerini özlerler... Beynimizdeki kimyasalın seviyesi yine eski yerine gelir, aynı zevki alırsın o zaman.

Onun için eski düzen güzelmiş. Ama şimdi öyle değil. Bakıyorsun şimdi çiftlere, ilişkiyi çok sıkı yaşıyorlar, bitiveriyor. Karı koca birbirlerinden ayrılmıyorlar, nereye olursa beraber gidiyorlar ve birbirlerine olan ilgi azalıyor.

Âşık olmak ile âşık olduğunu zannetmek arasında da bir paradoks var. Yani gerçek aşk ile sanal aşklar dediğimiz şey arasında. Magazin dünyası aşkları da sanal. Dolayısıyla, örnek olarak dayatılan aşklarda verilen mesaj: “Aşk bitti mi iş biter.” Üç aylık aşklar, altı aylık aşklar yaşanıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biz kişilik oluştururken herkesin kişiliğinden biraz alıyoruz. Yani bir sürü rol model var, tek bir rol model yok bizde. 2 yaşından itibaren başlıyor bu. Annemizden alıyoruz bazı şeyleri. Buna aynalama diyorlar. Aynalama şu: Baban tıraş olurken sen de beyninde tıraş oluyorsun. Onun için çocuk, babası tıraş olurken o da beyninde tıraş oluyor. Çocuklar ailesinin kopyası, aynısını getiriyor. Mesela, annesi babası kavga ederek anlaşmışlarsa çocuk da aynısını alıyor, diyor ki: “Ben de kavga ederek anlaşabilirim.” Onun için bir çocuğun yaptığı bütün davranışlar anne babasının kopyası. Annesi sigara içer, çocuk da içer. Ütüyü susuz yapar, o da susuz yapar; buharlı yapar, o da buharlı yapar.

İşte bunun adı rol modellik. Biz bu rol modeli devamlı alıyoruz. Sonra büyüyoruz, hocadan alıyoruz, öğretmenden alıyoruz. Ama son zamanlarda büyük bir medya ve televizyon patlaması oldu, rol modeller arttı. Kalıp rol modeller çıktı. Sana dayatılıyor bu. Bir insan başarılıysa arabası vardır, şu marka ayakkabıyı giyer, hatta şu marka sigara içer gibi dayatmalar var. Yani senin dünyada araban var, evin var, bir de sevgilin olacak. Rol model böyle biçildi. Yani liste gibi; bu olacak, bu olacak, şu olacak. Hiç kimseyi sevmeden, o gördüğü aynı imajı kendisi taklit ediyor. Şöyle bir şey dayatılıyor mesela: “Başarılı insanın iyi bir arabası vardır, eğlenir, yanında da mutlaka bir kız arkadaşı olur. Hatta sarı saçlı, mavi gözlü, uzun boylu olsa daha da bir değerlidir.” O rol modeli oradan direkt veriyor. Siz de ne yapıyorsunuz; aynı o şekilde oluyorsunuz, siz de aynısını taklit ediyorsunuz. Çünkü o şekilde büyümüşsünüz, televizyonda onu görmüşsünüz.

Uyumlu eş olmanın püf noktaları olarak neler sıralayabilirsiniz?

Harvard Üniversitesinde yapılan bir araştırmaya göre en iyi yürüyen evlilikler homolog diye tespit edilmiş. “Homoloji” tıpta, “benzerin” ya da “aynın” demektir. Onun için iki insan benzerse (huyu, fıtratı, özelliği) evlilikler iyi gidiyor. Hani boyu boyuma, huyu huyuma diyoruz ya biz, davul dengi dengine çalar diyoruz ya; hakikaten doğru, davul dengi dengine çalar. Yani eğitimleri birbirine benzeyen, huyları birbirine benzeyen çiftler daha iyi anlaşıyorlar. Pasaklı bir insan ile süper düzenli bir insan aynı yerde olabilir mi?! Olay çıkar.

Şöyle bir ilke söyleyeyim: Bir insanla iyi arkadaş olabilmenin kriterleriyle, karşı cinse âşık olabilmenin kriterleri aynı. Neler bunlar?

Birincisi, ötekiyle olan aşinalık. Mesela, ben sizi ne kadar çok görürsem o kadar çok seviyorum. Aşina olmak. Neden? Alışıyorsunuz. Ben sizi burada her gün göreyim, biz sizinle en sonunda çok iyi dost oluruz. Geçirdiğimiz zaman arttıkça ben sizi daha çok seveceğim. O zaman, sevginin birinci komponenti sürekli aşina olmak. Zaten görücü usulü evlilikler öyle yürümüyor mu?! Hiç tanımadığın bir adamı senin yanına veriyorlar, sen onu göre göre aşina oluyorsun, seviyorsun. O zaman sevginin ilk basamağı ne? Çok görmek, aşina olmak. O zaman, kimlere âşık oluyoruz? Hep söylüyorum ben, çok gördüğümüz insanlara. İş arkadaşlarına, çevrendeki insanlara, komşunun kızına falan. Çünkü onu çok görüyorsun. Bir şeyi çok görmek güvendiriyor. Neden güvendiriyor? Çünkü tehlikesiz. Ben sizi tanımışım ve hep aynı anda mutlu olmuşuz. O zaman sizden korkmama gerek yok.

İkincisi, huy ve tutum benzerliği. Bu da çok önemli. Çünkü huy ve tutum benzerliği aynı olduğu zaman iki taraf da birbirine çok uyumlu gidiyor. İkisi de kahve içmekten hoşlanıyor, ikisi de sinemaya gitmekten hoşlanıyor vesaire.

Üçüncüsü, geçmiş yaşamdaki benzerlik. İkisi de köyde büyümüş, ikisi de zor şartlarda annesine babasına yardım etmiş ya da şehirde büyümüşler gibi.

En önemli şeylerden bir tanesi de fiziksel benzerlikler. Mesela, ikisinin de boyu birbirine yakın. Ve huyu suyu birbirine benziyorsa bu evlilikler mükemmel gidiyor. En basit kopya bu.

Onun için biz birini seveceksek eğer, çok yakınımızda olması, çok uzakta olmaması, hani gözden ırak olan gönülden de ırak olur misali. Yurtdışında bir deney yapmışlar. Merdiveni şöyle yapmışlar: Aşağı doğru inerken, aynı kat zemininden değil, öbür katı dolaşmak zorundasınız. Zikzak merdiven yapmışlar. Bakmışlar ki zikzak merdivenli binalarda yaşayan kişilerde aşk da çok, komşuluk ilişkileri de mükemmel. Nedeni ise insanların birbirlerini sık sık görmeleri, birbirlerine aşina olmaları. Aşina olmak sevdiriyor insanları birbirlerine.

Mesela, çok ilginç bir şey var. Bir insan bir insana ne kadar çok açılırsa, sırrını verirse, ona o kadar güveniyor. Şimdi ben size geliyorum, diyorum ki: “Ağabey, benim başıma şunlar geldi, şöyle oldu.” Bir süre sonra en iyi arkadaşım siz oluyorsunuz. Neden? Çünkü ben size anlattım, sizinle bir şey paylaştım. Sonra diyorum ki: “Evet, bu artık benim iyi arkadaşım.” Onun için bir insanla ne kadar çok şey paylaşırsanız o kadar güven, o kadar sevgi komponenti artıyor. İşte burada bir hormon var oksitosin isminde; bu işi yapan şey oksitosin. Bir insanın bir insandan korkmasını engelleyen, ona bağlattıran oksitosin hormonu.

Dolayısıyla ne kadar çok görürsen, ne kadar çok zaman geçirirsen, huyu da huyuna uydu mu, iyi bir evlilik oluyor işte.

Çok ilginç bir şey söyleyeyim size. İnsanların beyinlerinde seratonin denen madde var. Seratonin, bizim bağlanmamızı sağlar; bir fren beynimizde, yatıştırıcı bir şey. Bu maddenin de taşıyıcıları var beyinde. İki tane taşıyıcı protein bulmuşlar insanlarda. Eğer iyi taşınıyorsa o madde, o insanlar huzurlu, itaatkâr, efendi oluyor. Eğer iyi taşınmıyorsa o madde, huzursuz, sorun çıkaran ve çevresine güvenmeyen tipler oluyor.

Bu, biyolojik bir şey mi?

Evet, biyolojik bir şey.

Burada da birtakım rahatsızlıklar giriyor devreye.

Ama o biyolojinin oluşması için ne oldu? O biyoloji iki şeyle geldi; hem genle geldi hem de sonraki eğitimle geldi o biyoloji.

Bizim beynimiz anbean değişiyor. Bizim genetik bir şifremiz var. Bu genetik yapı hep aynı, değişmez. Ama o genin okunma paterni anbean değişiyor. Nasıl yani? Siz sigara içince yeni bir insansınız artık. Çünkü sigara içtiğinizde bazı proteinler değişiyor, o genin okunması değişiyor. Bazen de her gün havuç yiyin, başka bir gen bölgesi okunmaya başlanıyor. O zaman sizin yediğiniz içtiğiniz her şey, o proteinlerin miktarını artırıp azaltıyor.

Davranış biçimlerimizi de mi değiştiriyor?

Evet. Mesela, şimdi ben size bir şeyler söylüyorum, anlatıyorum, telkin ediyorum sizi. Sizin geniniz o gün akşam değişiyor, o an değişiyor. Siz yarın farklı insansınız artık. Onun için bir insana telkin verdiğiniz zaman, ilaçla aynı etkiyi gösteriyor. Mesela, depresyonlu bir insana ya da kaygılı bir insana siz telkinde bulunun; “Korkmana gerek yok, bundan hiçbir şey çıkmaz, hiç sen canını sıkma…” diye elini tutun. Başka bir gruba da ilaç verin. Sonuçlar aynı. İkisinin de beynine bakın, biyolojik düzeyde aynı değişiklikler olmuş. Namaz kılan insanların stresi daha az. Neden? Güvenli bir bağlanma nesnesi oluşturmuş. Diyor ki: “Bende bir bağlanma nesnesi var, beni hiç bırakmayacak ve hep benim yanımda, benim hep iyiliğimi istiyor.” O kadar güzel bir şey ki bu. Bunu yaptığın zaman, antidepresandan çok daha iyi ve sonuçlara baktığınız zaman, biyolojik anlamda değişiyorsunuz, vücudunuzda iltihap azalıyor. Namaz kılmak vücuttaki iltihabı azaltıyor, stresi azaltıyor. Çünkü güven duyuyorsun. Diyorsun ki: “Annem gibi, ama anneden çok daha büyük bir nesne.” Ama annesine bağlanamamış bir insanın bir ilahi nesneye bağlanması zor olacaktır. Olabilir mi? Olabilir. Ama hani başlangıçta söyledim ya, daha zor ve daha uğraştırıcı olacak. Ama annesine iyi bağlanmış, iyi inanç devresi oluşturmuş, büyükken de bunu oluşturmuş kişi şunu düşünüyor: “Ben güvendeyim.”

O zaman çocukluğu sorunlu, problemli geçmiş olan insanlar, sonraki hayatlarında önce birisine güvenmesini öğrenecek, sonra da birisini sevmesini öğrenecek.

Aynen öyle. Sonra da ilahi olanı sevecek, ilahi olana bağlanacak.

Yoksa mümkün değil.

Tabi. Zaten bir insanın kişisel yapılanmasına, piramidine bakın, en yukarıdadır ilahi bağlanma. O, en üst düzeyde bağlanmadır.