Aşk mı?
Bir insanın çocukluğundan itibaren gördüğü yetiştirilme tarzı hayatının her evresinde kendini gösteriyor. Özelliklede âşık olduğu, evlendiği evrelerde. Yetiştirilmemizin etkileriyle de bilinçaltımızda oluşan “ideal eş” seçimlerimizde büyük rol oynuyor. Bunlar bizim anima ve animuslarımızdır. Anima, erkekteki kadın imajına; animus, kadındaki erkek imajına denir.
Bizler birine âşık olurken bilinçaltımızdaki kusursuz insana benzeterek âşık oluruz. Bazen hiç olmayacak insanları hiç olmayacak yerlere koyarız. Hep denir ya aşkın gözü kördür. Karşınızdakinin bir sürü kusuru da olsa gördüğünüz halde görmez olursunuz. İşte bu aşk, içimizdeki o besleyip büyüttüğümüz kadın ya da erkeğedir aslında.
Yetiştirilmemizdeki anne ya da baba eksikliği nedeniyle, içimizdeki ideal eşe fazlasıyla şefkat ve merhamet duygularını yükleyebiliriz. Seçtiğimiz eş de kendimizden yaşça fazla büyük biri olabilir. Aslında aradığımız anne ya da baba şefkati olabilir. Gözümüzü kör eden aşk yitip gittikten sonra yanlış bir seçim yaptığımızı düşünmemizse çok ama çok acı bir şey. Hem karşımızdakini hem bizi üzecek bir durum. O yüzden bizim önce kendimizi çok iyi tahlil etmiş olmamız gerekiyor. Bir insana meylederken gerçekten hangi eksiklik ve gerçekten hangi duygularla yöneldiğimizin farkında olmamız ya da bunları o anda tespit edecek kadar aklı başında ve ayakları yere sağlam basıyor olmamız lazım.
Bunları belirledikten sonra da muhakkak kendimize uygun birini seçeriz, en azından bize göre uç noktalarda biri olmaz. Bizler temel olarak herkeste olan bazı fıtri kanunlar üzerine yaratıldık. Ancak meşreplerimiz farklı farklıdır. O yüzden de herkesin yaşadığı sevgi, aşk kendisine hastır. Bazen bazı insanlara dışarıdan bakar, “Bu iki insan nasıl bir araya gelmiş, ilişkilerini nasıl yürütüyorlar?” diyebiliriz. Bu, karşımızdaki o iki insanı tanımayışımızdan süregelen bir durumdur. Kendini tanımamaktan yapılan seçimler yanlış tarafa götürebilir, hem de dışarıdan çok uygun bir çiftmişsiniz gibi görünebilir de. Ancak bazen de bize anlamsız gibi gelen iki insanın ilişkisi çok uyumlu olabilir. Gene yaş meselesini ele alacak olursak kimi kişilerin yaşının genç olmasına rağmen çok olgun olduğunu, oturaklı olduğunu görürsünüz. İçsel olarak bizim göremediğimiz bir sürü meşrep özelliğinden ötürü kendinden yaşça büyük biriyle evlenebilir. Kadın ya da erkek fark etmez.
Yani bize her uyumsuz gibi gelen tercih yanlış değildir; ya da çok uyumlu gibi gelen tercih doğru değildir. Bu yüzden insanın kendini tahlili ve gerçekten ne istediğini bilmesi çok önemlidir.
Tabi uyumlu olsanız dahi her şey dört dörtlük olacak diye bir şey yok. Çoğu çiftten şu cümleleri duyarız. Bazı hususlarda çok uyumluyuz, bazı hususlarda çok zıtız. Uyumlu taraflar sevginin sürekliliğini sağlarken, zıt kısımlar da adeta olgunlaşmayı, pişmeyi, müspet yönde değişmeyi öğretiyor. Elbette kolay olmuyor. Çünkü bizler kafamızdaki mükemmel erkek ya da kadın imajı hiç yıkılmasın istiyoruz. Fıtratımızdaki sevmek, güvenmek, sevilmek, saygı duymak, saygı görmek hissiyatlarını kusursuzca bir insan üzerinde yaşama ihtiyacı hissediyoruz. Bunlar her insanın beklentisi olan olmazsa olmaz temel beklentiler ve ihtiyaçlardır. Bir de meşrebimize göre karşımızdakinden farklı duygusal beklentilerimiz olur. Bu yüzdendir ki aşkın tarifi sorulduğunda herkes kendine göre bir yorum yapar. Psikoloji biliminde de aşkın tarifini bulmaya çalıştığınızda gene bir sürü yorumla karşılaşıyorsunuz. Tutarlı ve ortak bir dil bulunamıyor. Bu sebepledir ki “Aşkın tarifi yok, bilinmiyor...” gibi cümleler kuruluyor. Oysaki insanlar faklı farklıdır. Aşk kişilere ve ilişkilere özeldir.
Bakış açısı farklı olsa da âşık olunca vücudun kimyası aynıdır. Bu işin fıtri, psikolojik yönü olduğu kadar kimyasal ve biyolojik kısmı da var. Bir insan âşık olduğunda beyninde feromon ve tiroksin salgısında artış gözleniyor. Bunlar da dopamini arttırıyor. Buradaki ilginç nokta, âşık olduğumuzdaki dopamin seviyesinin uyuşturucu kullananlarla aynı oranda artmasıdır. Bu da çok keyifli bir hal demektir. Ayaklarımız yere basmaz. Her şey tozpembe görünür. Her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek kadar güçlü görürsünüz kendinizi. Dopamin her ne kadar keyif verse de fazla olmasının bazı yan etkileri vardır. Bunlar; kalp hızının artışı, kan basıncında yükseliş, iştah kaybı, uykusuzluk, heyecanı tetiklediği gözlemlenmiştir. Böyle ayaklarınız yerden kesikken bir de üzerine salgılanan güven hormonu, cinsellik hormonu… gibi hormonlarla da insanın kafasındaki anima ve animuslarda iyice hayata geçirip nasıl bir insan canlandırdığını varın siz düşünün.
Zaman ilerledikçe insanın kimyası normale dönüyor. Bu süre 6 ayla 3 yıl arasında değişiyor. Kimya normale döndükçe bizim kusursuz insanın da foyası bir bir çıkıyor. Görmek istediğimiz, gördüğümüz halde bizi rahatsız etmeyen birçok durum ufak ufak gözümüze batmaya başlıyor. Tabi âşıkken kişilerin birbirine yaklaşımı daha naif oluyor; aşk azaldıkça gerçek karakterler ortaya çıkıyor bir bir. Tahammülsüzlükler artıyor. Kişilerin karakterlerine göre binbir sorunla ve sıkıntıyla karşılaşabiliyor insanlar. Birçok sebep olsa da genel itibariyle yapılan şikâyetlenmeler aşağı yukarı benzerdir; uç noktada değilse. Bazı erkeklerin bakış açısı; kadını alternatif canlı gibi görmesi, kendilerini asıl insan addeder tarzdaki davranışlarıdır. Bu çoğunlukla kültürden de gelir. Allahu Teala’nın Kur’ân’da ifade ettiği “Ey insanlar! Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık.” ayetini algılayamamış bir davranış içindedirler. Erkek olsun kadın olsun hiçbir insanın kabul edemeyeceği bir durum olan varlığın yok sayılması, ya da varlığını evdeki eşya ile denk tutmak gibi tavırların içerisine maalesef ki erkeklerin çok düştüğünü görüyoruz. Bazı kadınlarsa gördüğü birçok güzelliğe rağmen hoşlanmadığı bir davranış olduğunda tüm o güzellikleri silen nankör tavırlar ortaya koyarak, ufacık sıkıntıların büyümesine sebebiyet veriyor. Bazen de kadın ya da erkek fark etmez, ancak kadınlarda biraz daha benmerkezcilik fazla olabiliyor. Tüm ilgi odağı kendisi olsun istiyor. Kişilerin kendilerine ayırdığı hobiler olsun, sosyal ortamlar olsun çok müdahale edilip erkeler de çok sıkboğaz edilebiliyor. Tabi hobilerin de sosyal ortamların da bir ölçüsü olmalı.
Kimyamız normale döndüğünde aşk bitmiş olsa da sevgi kalıcıdır. Aslolan sevgidir aslında. İnsana duyulan aşkın muhakkak bir sonu vardır. İşte bunu anlayıp olgun davranarak hayatı o insanla devam ettirmek yerine yeni arayışların içine girilebiliyor. Aşkın kimyasını incelerken şöyle bir cümleyle karşılaştım: “Aşkın yok olması var olmasından daha tehlikelidir.” Evet, aşk bittiğinde insanı intihara dahi sürükleyecek norepinefrin salgısının artışı gözleniyor. Norepinefrin vücuttaki sinirleri besler. Eğer artarsa aşırı sinirlenme, öfke, sebepsiz yere ağlama krizleri, kalp çarpıntısı görülebiliyor. Norepinefrinin aşırı artışı, beyindeki sinirlere bile zarar verebiliyor. Birçok hormonun ve salgının etkisiyle uyuşacak kadar mutlu bir halden geriye dönüş haliyle bir boşluk oluşturur ve bu boşluğa da öfkenin doldurulması insanı fazlasıyla yıpratır.
İşte bu mutluluk halini sürekli yaşamak isteyen insan, aşk bitti diyerek sürekli kişiden kişiye dolanıp duruyor. Uyuşturucu madde alıp kendini mutlu etmeye çalışan insanlar gibi, aşk bittiğinde hemen yeni bir şeye başlamak istiyorlar. Bu hormonlar ve bu psikoloji bize huzur verir ve iyi duygular yaşatır. Bitmesini istemeyiz. Bunu iki şekilde değerlendirebiliriz. Birincisi, sürekli bu duygularda yoğrulmak isteyişimizin sebebi, bastırdığımız birtakım psikolojik sebepler olabilir. Unuttuğumuz, bilinçaltımızda olan ya da hatırladığımız halde hatırlamamak için sürekli aşk denen dorukta kalmak isteyebiliriz. Kendimizle yüzleşip kirli bilinçaltımızı temizlemeye çalışmak çok zor, kimi zaman da yaşadığımız acı bir hatıradan ötürü imkânsız gelir. İkincisi ise insan bir sıkıntısı olsun olmasın yaradılışı gereği, bir şeyi kusursuzca çok sevmek hatta âşık olmak gibi bir potansiyele sahip. Tekrar tekrar böyle bir arayışın içinde olmak ya da aşkın bitiminin acı vermesi, aslında daha büyük ve bitmeyen bir aşkı bünyemizde taşıdığımız gerçeğine işaret eder. Evet, insan aslında ilahi aşkı arar. Belki de kafamızdaki o anima ve animuslarımız aradığımız o kusursuz ilahi aşkın -Allah’ı doğru düzgün, gerçek manada algılayamayan- bizler açısından kişiye indirgenmiş halidir. Aslında biz birini mükemmel görüp âşık olurken Allah’ı ararız.
Burada önemli olansa Allah’ı (c.c) nasıl algıladığımızdır. Mükemmel sanıp sevdiğimiz bir insanı, gözümüzle gördüğümüz bir insanı dahi, daha sonradan doğru düzgün tanıyamadığımızı fark ediyoruz. Ancak bizler Rabbimiz’i çok iyi tanıyormuşuz gibi(!) O’nu merak etmeye, anlamaya, keşfetmeye çalışmıyoruz. Görülmeyen bir yaratıcıya nasıl âşık olunur diye hiç kafa yorup düşünmüyoruz. Gencinden yaşlısına hepimizde, hayatı yemiş yutmuş gibi garip ukala bir tavır. Herkes her şeyi biliyor. Hayat gördüklerimizden ibaretmiş gibi davranıyoruz.
Bir insan Allah’ı algılama noktasında kendi bildiklerinden öteye geçemiyor, Allah dilemedikçe. Bu yüzdendir ki bir hadiste bize açık bir ipucu veriliyor: “Kulum beni nasıl bilirse ben öyleyim.” ya da “Ben kulumun zannı üzereyim. Beni nasıl tanırsa öyle muamele ederim.” Biz bir insana âşık olurken onu kafamızın içindeki ideal insan olarak görüyoruz. Mükemmel biri diyoruz. Peki, Allah (c.c) için, neden mükemmel, kusursuz olduğunu bildiğimiz halde bunu tam idrak eder bir biçimde hayranlık duyamıyoruz. Ki O bize “Beni nasıl bilirseniz öyle muamele ederim.” diyor. Sevdiğiniz insanın sizi yarı yolda bırakmayacağını düşünürsünüz. En basitinden; bir yerde buluşacak olsanız ve sevdiğiniz geç kalsa “Beni terk etti, gitti...” demek yerine, “Acaba başına bir şey mi geldi?” diye kötü niyet gütmeden düşünürsünüz. Ancak Allah imtihan ettiğinde “Allah benim kötülüğümü istemez, bunda bir sebep vardır.” demek yerine isyan ederiz. Allah güzellikler bahşettiğinde de onun mükemmelliğini, güzelliğini düşünmeyiz. İyiye de kötüye de sebeplere daha çok değer veririz. Oysaki Allah zannımıza göre muamele ediyor. Bu muhteşem bir şey. Hani bazen yaparız ya, başımıza kötü bir şey gelmeden negatif bir yorumlamayla, “Bak görürsün böyle böyle olacak!” deriz. Ondan sonra da olay gerçekleşince, “Bak ben demiştim.” deriz. Aslında bunun altında yatan Allah’a güvensizlik ve Allah’ı tanımamak, ya da yanlış tanımaktır. “Allah beni seviyor. Hatta bir annenin şefkatinden 70 kat fazla bir şefkatle seviyor. Bana bunu niye yaşatsın?” demeliyiz. Eğer kötü bir şey yaşatırsa da nasıl ki sevdiğimiz bir insana güvenip kötü niyetli olmadığını düşünüyorsak Allah’a karşı da “Bu olayda bana anlatmak istediği bir şey var.” diye teslimiyetli ve de sevgimizden de tavizsiz olmalıyız. Bunu idrak edip oturtana kadar her zaman böyle olamayacağız tabi ki; çok düştüğümüz zamanlar olacaktır, ancak vazgeçmemeliyiz.
Sevdiğimiz insana öyle olmadığı halde nasıl bir sürü anlam yüklüyorsak asıl buna layık olan Allah’ın 99 ismini düşünerek, duyguları olduğunu düşünerek o güzel anlamları O’na yüklemeliyiz. Merhametli, şefkatli, güven veren, her şeyi gözeten, izzet sahibi, intikam alan, affı çok, eşi ve benzeri olmayan güzellik sahibi, ezeli ve ebedi, kudreti en üstün ve hiç azalmaz, duaları ve istekleri kabul eden, her şeyin asıl sahibi, mutlak âdil, çok adaletli, günahları örten, her türlü tehlikelerden selamete çıkartan… Tabiri caizse kaliteyi sevmek, bunları algılayabilmektir. Çünkü ne kadar birbirimize ihtiyacımız da olsa bizim tüm aradıklarımız Mevla’da… Gerçek aşka erenlerden olmak dileğiyle muhabbetle kalın…
