Âmâ / Ahmet Soydan
Hayata tutunduğumuz andan itibaren insanın dünyada kaybetmemesi gereken özellikler: “Kâlû belâ”dan dünyaya geldiği ve dünyadan da ebediyete olan yaşam sürecinin analizini sürekli yapmak. Görmekle başlayan dünya hayatındaki yolun her noktasına vakıf olup Rabbi ile hem hal olmanın mutluluğunu yakalamaya çalışmak. Yaratılıştan gelen ruhî kabiliyetlerimizin tam anlamıyla farkındalığına dair bir tefekkür içinde olmak.
Dünyaya gözlerimizi açtığımızda bir bebeğin hali nicedir... Doğum, anneyle olan bağın farklı bir boyuta geçtiği nokta. Aslında anneden bir kopma değil yaşamın farklı bir evresine geçiş. Doğumdan sonra bebekte büyük bir endişe, korku iç içe. Dünya hayatına gelen bebeğin, anne rahminde tutunduğu, huzur ve mutlu olduğu ortamdan ayrılışı. Ardından bebeğin bu doğum sürecini anlama gayreti... Arıyor gözleri, kendisine önceden arkadaşlık edenleri, konuşup huzur bulduğu varlıkları; dostlarını, melekleri… Bebeğin haykırışı: “Neredesiniz? Beni neden yalnız bıraktınız?” Daha önceden aşina olduğu bazı sesler ama görünen suretler farklı? Burada bebeğin ilk anlarında yaşadığı bu vb. duyguları anlatmak istedim... Aslında ben de dünyaya geldiğimde bu duygulardaydım belki kim bilir? Yaşama tutunduğum andan itibaren alışmam kolay olmadı bu hayata... Çünkü yaşama “merhaba” dediğimde etraftaki insanlar gülerken ben ağlamaktaydım. Ağlamamın sebebi belki üzerime binen yükten, belki de annemle bağlarımdan ayrı kalışımdan…
Evet, insanın dünyaya ilk merhaba dediği anda yaşadıkları ve yeni hayatının bundan sonra devam edecek süreci “fani dünya”. Dünya denen âleme en içten duygularla merhaba... Bir müddet kalacağımız, sonsuzluk yurduna azıklar kazanacağımız yeni yaşam alanımız. Fakat burada yaptıklarımızın etkisini ebedi olarak göreceğimiz asla unutulmamalı. Bize kazanç sağlayan her şeye karşı gösterdiğimiz muhabbet, dünyaya bir şekilde değer verdiğimizin de göstergesi. Dünyaya verilen değer önemsenmeli… Çünkü çok farkında olmasak da dünyaya olan aidiyetin en önemli sebebi, bizi Allah’a ve onun sonsuz nimetlerine kavuşturacağı gerçeğidir. Çünkü sebep olarak da sonuç olarak da Allah yolunda kıymetli gördüğün ve sevdiklerinden göstereceğin fedakârlıktır “kulluk”. Kulluk, yani bu uğurda ortaya koyacağın duruş ve gayret…
Bizler, dünyaya gelmeden evvel “görüyor” ve hissediyor, dünyadan ebediyete gittiğimizde de her şeyi açıkça fark ediyoruz ama dünyada “hakikat âlemine” dair duygularımız nerede? Hakikat âlemi yani varlığa dair gerçek âlem… İnsanoğluna yaratılışta verilen bir özelliktir “manevi cihazatlarımız”. Neler oldu da cihazatlarımızın üzeri örtüldü? Tabi burada şeytanın ve nefsin oyunlarını unutamayız, yokmuş gibi davranamayız. Bu değerlerimizi yitirmemizin sebebi, nefsin şeytanla olan şer ittifakına aldanışımız... Yeterince mücadele edemeyişimiz… Fakat Rabbimiz bizlerle. Rabbimiz mutlak güç sahibi. Gayret edilirse bu sürecin üstesinden geleceğimiz de bir hakikat. Rabbim’in kullarına bahşettiği nimetler ve yardımlar da ortada...
Nefsine ve şeytana mağlup olmuş kişiler, geldiği yeri de gideceği yeri de göremiyor. Tamam, “dünya hayatı bir imtihan”. Fakat burada mağlubiyetin tüm faturası bu cümleye mi kesilmeli? Hayır, bilinmeli ki bu imtihanda görünmeyeni görmek de var. Yoksa nasıl ulaşırız hakikate, başlangıçta verilen manevi cihazatlarımıza... Düşünmek ve aramak gerek kaybettiklerimizi… Yılmadan yola devam edip manevi cihazatlarımızı yeniden elde etmeli. Bu erdemimizle maksimum fayda oluşturup ahirete gitmeli. Hiç şüphesiz ebediyette telaffuzu mümkün olmayacak nimetler var; Allah (c.c.) var, O’nun cemali var… En sevgili kulları peygamberler var, Allah için her şeyi feda etmiş salih kullar var.
Yaratılışta bizde olan bu manevi cihazatlarımız, hayatın bizde oluşturduğu kirlenmeyle yok olmadı. Biraz kirlendi biraz da tozlandı. Bu kirlenmenin insanda olması normal. Fakat bunları temizleme mücadelesine girmemek kötü. Bir insanın nefsinde bu kirlenme niye var demek beyhude bir nazire. Rabbim kulunun ne yapması gerektiğini ortaya koymuştur.
Manevi cihazatlar, kalbin içine gizlenmiş… İnsanın eti ve kemikleri kadar gerçek... Yaratılıştan ebediyete var olması normal olan değerlerimiz, “manevi cihazatlarımız”. Yoldaki azığımız, ahiret yolu ancak onunla aşılıyor… Çünkü manevi cihazatlar, Rabbi ile kulun bir olmasını sağlayan değerler… Onları harekete geçirmeden olmuyor…
Şimdi bizi çevreleyen bu perdelerde nefsimizin ördüğü duvarın payı çok büyük. Nefs, var olan değerleri, nimetleri gizler. Peki, bu değerlere bizim perdeli olmamız doğal mı? İnsanda gizlenen bu değerleri kendimiz fark edemeyeceksek, bu değerler neye yarıyor? Bu uğurdaki mücadele ve ortaya koyduğumuz kulluk, ancak bu manevi cihazatlarımızın kullanımıyla doruğa ulaşır.
Rabbimiz dünyada kullarına sonsuz merhametinin tecellisi olarak çözüm yolunu da lütfetmiştir. Her ilmin bir uzmanı ve bir yol göstereni vardır. Rabbim de bu eksikliğimizin oluşacağını bildiğinden, bizlere öncülük edip yol gösterecek kullarını bizlere nasip etmiştir. İlahi kitaplar ve onları bizlere en iyi anlatan, en güzel şekilde tatbik eden peygamberleri vesilesiyle hakiki bir yol göstermiştir. Tabi, peygamberler ebedi olarak bu dünyada kalıcı da değillerdir. Lakin bu yolun devamlılığını Rabbim bizzat kendi korumasına almıştır. Peygamberlerden sonra da bu ilmi ve uygulamasını en iyi şekilde anlam dünyasına oturtmuş Allah dostları olmuştur. İmanımızın bize yüklediği ferasetle, üzerinde durup düşünülmesi gereken bir durumdur bu. Çünkü bu kişiler dünya hayatını anlamış, asıl yurt olan ebediyetle arasındaki perdeleri kaldırmış kişilerdir.
Bu engeli aşmış, kendisinden bekleneni ortaya koymuş ehli keşif rahatça görürken, bizi bu çabadan alıkoyan ne? Bir “gören” varsa bunun, benim de başaracağımın bir delili olduğu asla unutulmamalı. Şimdi önümüzde bir yol ayrımı var. Ya ben görmekten anladığım şeyleri yalnızca dünya ve içindeki nimetler olarak kabul edeceğim, ya da uyanmayı isteyip “manevi âmâlıktan” kurtulup “manevi cihazatlarımın” peşine düşeceğim. Aksi halde bu yüzleşme “ölüme” kalıyor.
Hakikat yurduna ölümün ardından ruhun geçişiyle “hakikatle yüzleşme”. Bu ise henüz manevi cihazatlarını kullanamayan kişilerin, asla almaması gereken büyük bir risk alanıdır.
Çünkü hakikate, dünyada manevi cihazatlar ile vakıf olmayı değil de ahirette ulaşmayı beklersek sonucu belli olmayan bir yola girmiş oluruz. Bizler girdiğimiz bu yolda oluşacak olumsuz bir tablonun yükümlülüklerini de kaldıramayız. Çünkü bizler kendisi hakkında karar verebilen hüküm koyucular değiliz. Ve yine kabirdeki en acı gerçek de şu ki, artık durumumuzu değiştirebilecek ameli gayretleri ortaya koymaktan aciz kalacağız…
Şimdi bu yaşamı sana vereni görmemek âmâlık değil mi? Yalnızca dünyayı görmenin insana kazandıracağı iyi bir ebedi sonucun olmadığını anlamanın zamanı gelmedi mi?
İnsan dünyaya gelirken, iradesi dışında başlayan yaşamının tek bir hücreden olduğunu unutmaması lazım. Ardından trilyonlarca hücreye dönüşen bu muhteşem bedeni şekillendiren gücün Allah olduğu gerçeğini… Bu gücü hissetmek ve onun varlığının senin her zerrende olduğunu bilmek… Gücün ve kudretin yalnız ve yalnız Allah’ta olduğunu sana hissettirecektir. Yaşam koşullarını, aileni ve cinsiyetini belirleyen gücün de yine Allah’tan olduğu bir hakikattir. Aynen bunlar gibi, aslen, Rabbimiz kullarından ahiret nimetlerinin de kıymetini hakkıyla bilmemizi istiyor. Bunun da yolu ancak manevi cihazatlarımızı harekete geçirmekle mümkündür. Ulaşılması gereken hedeflerimiz var vesselam. Bunların hepsini algılayıp hayata geçirme mecburiyetimiz, yürümemiz gereken bir yolumuz var. Ki o yollar, hepsi insanın ebedi âlemde mutluluğu ve yaratıldığı makama ulaşması için...
Ey gönül, derdim “başaramazsın” duygusuna seni hapsetmek değil! Ümitsizlik de bu yolda asla düşülecek bir sonuç değil… Bize düşen bu hakikatlerle bir an önce yüzleşmek... Nefes alıp verdiğimiz müddetçe manevi cihazatlarımızın, vazgeçilmez bir değer olduğunu haykırmak ve bu konuda elimize geçen her şeyi bir nimet bilmek…
Bu erdemi elde etmenin yolunun, insanın “nefsin hasta olduğunu” bilmesiyle mümkün olduğunu söyleyen Gazali; “Bir organ kendi görevini yapıyorsa normaldir ve sağlıklı kabul edilir. Yapamıyorsa hasta kabul edilir. Vücudun uzuvları ve organları için de bu böyledir. El, ayak, göz gibi… Kalp ise Allah’ı sevmek için yaratılmıştır. Kalp yeterince Allah’ı sevemiyorsa hasta olarak kabul edilir.” düşüncelerine yer veriyor. Kalp Allah’a kulluğu sevemiyorsa hastadır diyor Gazali…
Kur’ân’da Tevbe suresi 24. ayette Allahu Teâlâ (c.c.) şöyle buyuruyor:
“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah’tan, Peygamberi’nden ve O’nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”
Gazali’nin ortaya koyduğu bu iki keskin ölçü, manevi cihazatlarımızı kullanmanın önündeki en büyük engelin, nefsin terbiye olmamış halleri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Yani yazının başından beri anlattığımız “manevi âmâlık”.
Bilinmeli ki manevi âmâlık çok acı bir gerçektir. Bizler de ne yazık ki 21. yüzyılda maneviyat âmâ’sıyız… Tüm iddialı hallerine rağmen ne yazık ki “modern insanın” hali bu… Bizlerin bu yolda ilerlemesi de ancak bu yollardan geçmiş bir hakikat ehlinden yardım almakla mümkün. Çünkü yine Gazali’ye göre bu şartlarda yani “tüm hastalıklarımıza rağmen” bunu başarmak; ancak âmâ’lıktan kurtulmuş insanlarla beraber olmakla, kötü olan hallerini bildiğimiz insanların yaptıklarının tam zıttını yapmakla ya da oturup adam gibi nefs terbiyesine soyunmakla mümkün… Bu âmâ’lıktan başka türlü kurtulamayız. Bu böyle biline vesselam...
Allah’a emanet olunuz…
