Akleden Kalp ve Kendini Arayan İnsan / Dr. İlhami Fındıkçı
“İnsan, tarihin hiçbir döneminde anlamından bu kadar uzaklaşmamış; hiç bu kadar savrulmamıştı.” şeklindeki temel tespitinizi neye dayandırıyorsunuz? Sizce modern insan, neden bu denli anlam yoksunu bir noktaya geldi?
“İnsanın dikkati,
kendinden başka her yerde artık…”
Bu temel tespitin arka planında, elbette ki iletişim kanallarının ve teknolojik imkânların son derece artmış olması var.
Teknolojinin de etkisiyle iletişim kanallarının çok çeşitlenmesi ve fazlalaşması; ister istemez bireylerin ve toplumların normalde maruz kaldıkları mesajlardan, iletilerden ve zihinlerinde oluşturulan algılardan çok daha fazlasına maruz kalmalarına neden oluyor. Bu da mecburen zihinde ve ruhta bir kakofoni, bir kaos oluşturuyor. Çünkü insan duruluğu, dinginliği ve bu dinginlik içerisinde de sağlıklı bir ruhsal teması arar. Mesajlar, iletiler çoğaldıkça bu net irtibat yani bireyin kendisi ile olan ilişkisi de ister istemez sekteye uğruyor.
Bundan daha ötesi; tüketim kültürü yoluyla insanın doğal, varoluşsal yapısında, fıtratında bulunmayan sahte hedefler üretiliyor. Bu da normalde insanda olması gereken benlik sunumunun ötesine taşan bir gösteriş kültürünü, sorunlu bir kendini ifade biçimini, bitmek bilmeyen bir tüketim arzusunu ve sanal hedefleri getiriyor. Dolayısıyla da bu tali yollar insanı asli rotasından ayırıyor, varlığı ile olan irtibatını ciddi şekilde sekteye uğratıyor.
Kısacası sorunun asıl cevabı, çeşitlenen iletişim araçlarıyla alakalı aslında. Artık kendi hâlimizle bir yaşam sürmüyoruz. Yaşam sürdüğümüz zemin, geçmişe göre çok daha farklı. Endüstri 4.0’dan, 5.0’dan bahsettiğimiz, yapay zekâyı konuştuğumuz, metaverse evrenini yaşadığımız farklı bir dönemi solukluyoruz. İnsanın dikkati, kendinden başka her yerde artık…
“İnsan en büyük sorudur ve bu sorunun cevabı da yine insandadır.” diyorsunuz. Bu düşüncenizi biraz açabilir misiniz?
“İnsan; çözüm yöntemlerini kendinde barındıran sırlı bir kutu,
irade anahtarıyla açılmayı bekleyen muazzam bir pakettir…”
İnsanın bir soru olması, aslında dünyaya sonsuz bir olasılık evreni olarak gelmesiyle ilintili. Çünkü her insan kendi biricik özelliklerine, yeteneklerine, karakteristik niteliklerine göre muhteşem bir potansiyel. Fakat bu potansiyelin kuvveden fiile geçebilmesi; kesinlikle irade dediğimiz jokerin, o önemli belirleyici gücün kullanılmasından geçiyor. İşte insanın sorularının ya da insan denilen sorunun cevabının yine insanda olması da bu irade jokeriyle, daha doğrusu cevheriyle alakalı bir durum.
İnsan; varoluşsal yapımız gereği, hem bir olasılıklar evreni hem de bir irade potansiyeli olarak dünyaya geliyor. Bu irade jokerinin nasıl değerlendirilebildiği, nasıl kullanılabildiği de şekillenen haritayı, kuvveden fiile geçen potansiyel durumları, olanakları gösteriyor. Bu nedenle insan aslında hem açılmamış bir paket hem de açıldığı zaman sırları, çözüm yöntemleri, metodolojileri içinde olan sırlı bir kutu konumunda. Fakat bu paketin nasıl açılacağı ve açıldığı zaman nasıl bir renk, nasıl bir koku, nasıl bir tat vereceği, çevresinde ve kendinde nasıl bir etki bırakacağı tamamıyla kişinin kendi serüveniyle, farkındalığıyla, bilinciyle, irade potansiyelini nasıl kullandığıyla alakalı. Tam da bu nedenle, “İnsanın Anlamı” isimli çalışmamızda bir bölümü iradeye ayırdık. Zaman idraki de yine ayrıca ele aldığımız alanlardan biri. Yani insan irade gibi, zaman gibi, ölüm gibi temel olguları doğru konumlandırmak suretiyle anlamına erişiyor. Bir bakıma yolun temel şifreleri bunlar.
“Zekâ ‘nasıl’ sorusunun peşinde bilgi üretir, akıl ‘neden’ sorusunun peşinde anlam üretir.” şeklindeki ayrımınız ne anlama geliyor ve günümüze nasıl yansıyor? Ayrıca yapay zekâ çalışmalarından hareketle, insanın taklit edilmesiyle ortaya çıkan yapay zekânın “anlam üretme” kapasitesinin olmadığını vurguluyorsunuz. Bunu neye dayandırıyorsunuz?
“Zekâ da akıl da insanın eli altındadır.
Ancak zekâ bireyi ‘olanın farklı varyasyonlarına’,
akıl ise ‘dipdiri, yeni boyutlara’ ulaştırır…”
Zekâ; var olan unsurlar üzerinden bir yol, metot, yöntem oluşturur. Bu yüzden de “nasıl” temeli üzerinde ilerler. Akıl ise var olanlar arasında “ukul etmek” dediğimiz temel bağlantıları kurmakla beraber, onun dışında işin nedenine ve sonuçlarına yönelikle bir araştırma yapar. Sonuçta da ortaya olanın dışında, farklı, yeni bir şeyler koyar. Dolayısıyla da zekâ var olan üzerinden giderken, akıl var olan üzerinden yeni boyutlara ulaşabilir ya da var olanın nedenlerine, sonuçlarına yönelik açılımlar yapabilir.
Bu tespitimizle, şu an yapay zekâ üzerinden yürüyen yeni hizmetler arasında mantıksal bir birliktelik var. Çünkü görüyoruz ki; yapay zekâ var olan bilgiyi çok süratli bir şekilde sunabiliyor, kıyaslayabiliyor, karşılaştırabiliyor. Var olanın çok çeşitli varyasyonlarını süratle bize sunabiliyor. Fakat mevcut datada, veri tabanında ne varsa onu bize aktarıyor. Anlam dediğimiz şey ise var olan veri tabanının ötesinde yeni bir ruh, yeni bir bakış, yeni bir yorum ister. Dolayısıyla yapay zekânın; sadece, zekâ özelliği çerçevesinde var olanın hızlı bir şekilde kıyası, mukayesesi ve bize sunulması hizmetini verdiğini görüyoruz. Bunun dışında bir anlam üretme, ortaya bir duygu koyma, herhangi bir yorumda, kritikte, farklı bir değerlendirmede bulunma özelliğini sergilemediğini gözlemliyoruz. Dolayısıyla da insan; evren var oldukça, hayat devam ettikçe, insan olma özelliğinden hiçbir şey kaybetmeyecektir. Yeter ki kendisinin farkında olsun, kendiyle irtibatını sağlıklı bir şekilde kursun, aklını ve akleden kalp yetisini kullansın; kendindeki meziyetleri, potansiyel yetenekleri açığa çıkarma noktasında esaslı bir irade göstersin.
“İnsan, sonlu dünyada sonsuzu düşünebilmek için kendini bilmek zorunda.” diyorsunuz. Modern toplumun ölümü hayatın dışına itme eğilimi ve bireylerin hiç bitmeyen meşguliyetleri, insanın anlam arayışını nasıl etkiliyor? Dijital çağdaki hız tutkunluğu, zaman algımızı nasıl değiştirdi?
“Yola çıkış amacımız, yoldaki tabelalardan önceliklidir.
Zaman bilincinin temelinde de bu idrak yatar…”
İnsan; tabir yerindeyse şifre çözücü özellikleri doğrultusunda hayatın anlamını kavramak, idrak etmek, onu içselleştirmek ve hayata değer katmak için yaratılmış bir varlıktır. İnsana teolojik veriler çerçevesinde baktığımızda da; onun yaratılmış tüm canlılardan ve varlıklardan bu yönüyle ve akletme, irad etme gibi önemli meziyetler nedeniyle üstün olduğunu görürüz. Dolayısıyla da insanın anlam arayışına ve inşasına, yani anlam üretimine çok ciddi bir yatkınlığı vardır.
Ancak bunun için insanın, kendisine verili teçhizatı sağlıklı değerlendirebileceği bir ortama da ihtiyacı vardır. Yani insan kendindeki yetenekleri kullanabilir fakat ortamın da buna müsaade etmesi, dikkatinin o noktada yoğunlaşabilmesi gerekir. İşte röportajın başında da ifade ettiğimiz üzere; teknolojik imkânların iletişim araçlarını çoğaltması, çeşitlendirmesi vesilesiyle insanın dikkati çok daha farklı noktalara, daha da önemlisi hedeflere kaymış durumdadır. Yani insan; kendiyle ilgili arayışına yönelik misyonunun, asli hedefinin dışında bazı sahte menzillere, gerçek olmayan hedeflere doğru yönlendirilip manipüle edilmiştir. Bu manipülasyonda, âdeta dijital çağın ana dili olan hız tutkunluğu kesinlikle önemli bir rol oynuyor. Çünkü hız, insanın dikkatini ve hakikat üzere olması beklenen seyrini son derece olumsuz etkileyen bir unsur.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi irade kavramının, ölüm kavramının sağlıklı idraki ne kadar önemliyse; bireyin bilinç dünyasında zaman algısının sağlıklı yerleşmesi de bir o kadar önemlidir. Bu bağlamda çeşitlenen unsurlar, modern insan için oluşturulan yeni habitat ve doğal gösterilen hız odaklı, sahte hedefler odaklı tırnak içinde renkli dünya; insanın dikkatini hakiki meselelerden, kendinden ve kendi misyonundan uzaklaştırdı. Hayatı anlama, anlamlandırma ve hayata değer katma, dirilik katma yönünden kopardı; farklı bir noktaya savurdu. Asıl yolculuktan alıkoydu. Dolayısıyla da insan, zamanı iyi değerlendirme ve sağlıklı bir zaman bilincine erişebilme noktalarında son derece dikkatli olmalı. Bu genel manipülasyona, sürü psikolojisine kapılmamalı.
Bir anlamda emniyet kemerini bağlamalı, direksiyona hâkim olmalı ve kendi rotasını kendisi belirlemelidir. Yolda birçok tabela görülebilir. Çok çekici gelen birçok tanıtım, birçok davet olabilir. Ama sizin o yola çıkış amacınız; tabelaların davet ettiği noktalardan çok daha önemlidir, değerlidir ve önceliklidir. Bu anlamda tabelalarda yazanların asli yolu bloke etmesine müsaade edilmemelidir. “İnsanın Anlamı” çalışmasıyla dikkat çekmek istediğimiz temel mesele de budur.
“Bu dünyadan sağ çıkmayacağız.” gerçeğini sürekli hatırlatıyorsunuz. Bu farkındalık, insanın yaşam kalitesini ve tercihlerini nasıl etkilemeli? Ölüm bilinciyle yaşamanın pratikteki karşılığı nedir?
“İnsanda sağlıklı bir zaman bilincinin oturması;
ölüm denilen gerçeğin, yaşamdaki süreliliğin idrakiyle ilintilidir.”
İnsanın bu dünyadan sağ çıkmayacağı gerçeği, yolun amacı ve tabelanın söyledikleri arasındaki farklılıkla son derece alakalı aslında. Çünkü yolun bir süresi, mesafesi, bir aralığı var. Yol sonsuz değil. Ruhsal planda sonsuz olabilir ama dünyevi boyutta yaşantımızın bir başlangıcı, bir de nihayeti var. Dolayısıyla insanda sağlıklı bir zaman bilincinin oturması; ölüm denilen gerçeğin, yaşamdaki süreliliğin idrakiyle son derece ilintili.
Zamanı bu anlamda sağlıklı algılayan, zaman bilincini gerçekçi bir şekilde kabul eden ve hayatına taşıyan, ölümle zaman arasındaki dengeyi ve bağlantıyı gören bir insan; dünyadaki yaşam kalitesini yüksek tutabilmek, üretim aralığını genişletebilmek ve kendisiyle gerçek bir iletişim kurabilmek için ciddi bir çaba sarf eder. Zaten insanın kendiyle gerçek bir iletişim kurabilmesi; hayatla doğru, sağlıklı, üretken bir ilişkinin kurulabilmesinin de ön koşuludur. Kendi ile olan ilişkisi, irtibatı, sağlıklı olmayan birey; yaşamda yönsüzdür. Ve yönsüz bir bireyin zaman bilincinden, yaşam kalitesinden de söz edilemez.
İradeyi “hayatın anahtarı” olarak tanımlıyor ve modern insanın “irade daralması” yaşadığını söylüyorsunuz. İnsan; dijital çağın algoritmaları, sosyal medyanın bağımlılık yapıcı tasarımları karşısında irade özgürlüğünü nasıl koruyabilir? Dahası, tüketim kültürünün körüklediği anlık tatmin arayışları karşısında irade nasıl güçlendirilebilir?
“İnsan, iradesini ancak
temel soruların izini sürdüğünde güçlendirebilir.”
Günümüzdeki mesaj çeşitliliği içinde bireyin irade özgürlüğünü koruyabilmesi, kişinin öz dikkatini kendi asli meseleleri üzerinde odaklamasıyla gerçekleşebilecek bir durum. Bu da sağlıklı, gerçek bir bilinci zorunlu kılıyor.
Röportajın başında da ifade ettiğimiz gibi iletilerin, mesajların, iletişim araçlarının, teknolojik imkânların ve platformların fazlalığı; insanın asli yolculuğunu gölgede bırakıyor ve soruda da vurgulandığı gibi tüketim kültürünün körüklediği anlık tatmin arayışları bireyin ana hedefi hâline geliyor. Oysa bunlar, insanın ana hedefi değil.
Dolayısıyla da bireyin manipüle olduğu yerleri görebilmesi için kendisiyle olan irtibatını yeniden kurması gerekiyor.
Burada da başrolü irade oynuyor diyebiliriz. Kişinin bu noktadaki istidadı, ısrarcılığı ve dikkatini kendi yolculuğu, hayatın bütüncül anlamı üzerine odaklama yönelimi; tamamen bireysel çabayla, gayretle doğru orantılı. İnsan, iradesini ancak temel soruların izini sürdüğünde güçlendirebilir.
“Akleden kalp” kavramınız dikkat çekiyor. Kalbin de bir akıl merkezi olduğu düşünceniz, insanın kendini bilme sürecinde nasıl bir rol oynuyor?
“Kalp ile akleden, kuru mantıksal çıkarımlarda bulunmaz;
vicdanla, hakkaniyetle, hassasiyetle karar verir.”
Malumunuz “akleden kalp”, Kur’anî bir kavramdır ve Kur’ân-ı Kerîm’de “akletmek” olarak geçen ve insandan beklenilen o önemli sürecin, “kalp merkezli olduğu” ifade edilir. Hâliyle “kalp ile akletme” sadece bilgilerin birbirine bağlanmasıyla oluşan kuru bir mantıksal çıkarım süreci değil; vicdani hakikatleri esas alan, bireyin durumları vicdan süzgecinden geçirerek ve hakkaniyet duygusu çerçevesinde hayata taşıyacağı hassas bir süreci gerekli kılar. Dolayısıyla dinin bize “aklediniz”, “ne kadar az aklediyorsunuz” diyerek sürekli vurguladığı akletme süreci; kuru bir mantıksal çıkarım süreci değildir. İnsanın psikolojik, sosyolojik, vicdani, tasavvufi birçok idrak melekelerini yerli yerinde kullanabileceği bütüncül bir süreçtir. Ve bu süreçten çıkan kararlar ya da sergilenen davranışlar; insanın hakikatine uygun, bireysel ve toplumsal faydaya hizmet eden içerikler olarak karşımıza çıkarlar.
“Güçlerin ahlakı” ile “ahlakın gücü” arasındaki gerilimi çok vurguluyorsunuz. Küresel güç dengeleri ve uluslararası sistemin mevcut hâli karşısında ahlakın gücünün nasıl öne çıkabileceğini düşünüyorsunuz?
“Güçlerin ahlakı ancak insanın anlamı ortaya çıktıkça gölgede kalabilir.”
Güçlerin ahlakı ile ahlakın gücü arasındaki temel çelişki; bugün küresel düzlemde yaşanan hakkaniyet dışı durumların da ortaya çıkış nedenidir aslında. Fakat ahlakın gücünün hâkim olabilmesi, gerçek insanın gücünün ve niteliğinin ortaya çıkabilmesiyle mümkündür. Kısacası insanın anlamı, insanın niteliği ve gerçek insan profili dünyada ortaya çıkıp netlik kazandıkça; hakkaniyet dışı olan, insana ve topluma kasteden güçlerin ahlakı da ister istemez gölgede kalacaktır.
Fakat tek alternatif tüketim kültürü, gösteriş kültürü, harcama kültürü, metalaşma kültürü olarak karşımıza çıktığında ve kendisiyle irtibatını kurabilmiş sağlıklı insan profili görülemediğinde ya da yok denecek kadar azaldığında ve buna bağlı olarak insani üretimler zayıfladığında; bu önemli dengeyi kurabilmek olanaksızlaşır. O yüzden çıkışın, insanın gerçek anlamıyla buluşmasında yattığını biliyoruz.
İnsan gerçek anlamıyla irtibat kurduğu oranda gerçek ahlakı ortaya koyabilir ve bu adım da ahlakı ve ahlakın gücünü sağlıklı şekilde var edebilir.
“Kutsalı olmayan ruh zedelenir.” diyorsunuz. İnsanın kutsalı, bireyin yeryüzündeki görevi değil midir? Öyleyse birey varoluşsal misyonuna, temel vazifesine nasıl uyanır; kutsalıyla nasıl buluşur?
“Kendi dışımızdakiler için değer üretme;
ruhsal tatminin tek kaynağıdır, kendimize giden ana yoldur.”
İnsanın varoluş amacı, kutsalına ulaşabilmesidir. Bu da ömür dediğimiz belirsiz süreç içerisinde yaşanır. Ancak insanın kutsalına ulaşması nedir diye soracak olursak, aslında insanı insan kılan temel misyonun gerçekleşmesidir bu.
Bunun gerçekleşmesi de kişinin kendi bireysel sınırlarından ve gıdalarından öteye geçebilecek bütüncül bir bakışı yakalayabilmesini ve bu bakışı bir hissediş, bir yaşayış seviyesine, bir düşünce biçimi düzeyine çıkartabilmesini gerektirir. Dolayısıyla bu bütüncül bakışı yakalayabilen insan kutsalına dokunur ve kutsalını gerçekleştirmenin yoluna düşer. Çünkü her bireyin kendi istidatları, kendi yetenekleri, kendi birikimleri ve yönelimleri çerçevesinde ona düşen bir katkı alanı vardır.
Kişi kendi sınırları içerisinde kaldığında, sadece kendi ihtiyaçları ve tatminleriyle meşgul olduğunda gerçek mutluluğu yaşayamaz. İnsanın kutsalı dediğimiz, dünyevi mutluluğu aşan o esenlik hâli ancak insan kendiyle irtibat kurup kendini gerçekleştirebildiğinde ve bu yolla diğer insanlara, topluma, hayata bir katma değer üretebildiğinde gerçekleşir.
