Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ahlakta Altın Oran / Halime Alçay

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ahlakta Altın Oran / Halime Alçay

Evrenin varlık sahnesine çıkışı hakkında kabul gören ya da görmeyen birçok teori öne sürülmüştür. Bunun yanında insanoğlu evrendeki işleyişe, düzene dair yaptığı çalışmalarla “evrendeki nizamı” ortaya koyan birçok kanunun, kuralın ortaya çıkmasına da vesile olmuştur.

Altın oran da bunlardan biridir. Altın oran, doğadaki birçok varlığın belli bir matematik düzene göre şekillendiğini, özel tasarım harikaları olduğunu ortaya koyar. İnsan vücudundaki bazı organlarda, bitkilerde, kar kristallerinde, uzaydaki spiral yapılarda, ayçiçeğinde, salyangoz ve istiridye gibi deniz canlılarının kabuklarında, DNA’da ve birçok yapıda altın orana rastlamak mümkün. Altın orana göre şekillenmiş yapılara baktığımızda gerek görüntülerinin gerekse işlevselliklerinin hoşa giden son derece dengeli bir formda oldukları görülür.

Estetiğin matematiği de diyebileceğimiz bu oranı yüzyıllardır sanatkârlar, mimarlar da eserlerinde kullanmışlardır. Mimar Sinan’ın birçok eserinde altın oranı kullandığı görülür. Konya’da Selçukluların inşa ettiği ince minarenin taç kapısında, İstanbul’da Davut Paşa Camii’nde, Sivas’ta Mengüç Oğullarının inşa ettiği Divriği Ulu Camii’nde altın oran kendini göstermektedir. Yine Mısırlıların Keops piramidi, Yunanların Athena’nın tapınağı, Leonardo da Vinci tabloları bilinen örneklerden bazılarıdır.

Altın oran, Fibonacci isimli İtalyan matematikçinin bulduğu bir dizi sayıda gizlidir. Ve 1,618 olarak ifade edilir.

Aslında altın oran yaratılmışlar arasındaki hassas dengenin, uyumun, düzenin, ahengin matematik göstergesidir. Zaten Kur’ân’a baktığımızda da her şeyin bir ölçü dahlinde yaratılmış olduğunun ifadesini görürüz.

“... Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.” (Ra’d, 13/8)

“Gerçekten biz, her şeyi bir ölçü ve dengede yarattık.” (Kamer, 54/49)

“...O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” (Furkan, 25/2)

Ki var olan bunca varlık bir ölçü mukabilinde yaratılmamış olsa idi evren tam bir kaos yeri olur, her şey birbirine karışırdı. Atmosferdeki gazların oranı, güneşin doğup batması, su döngüsü, Dünya ve Ay’ın hareketleri, yıldızların ve gezegenlerin yörüngeleri… Hepsi ölçülü işleyişe tâbi.

İşte bu işleyiş içinde insan dışındaki her varlık kendine tayin edilen hat dışına çıkmadan vazifesini ifa etmiş/etmekte. Her ne kadar insan güneşin doğuşuna batışına, dünyanın hareketlerine işleyişine müdahale etme kudretine sahip değilse de gücünün yettiği alanlarda ölçüsüzlüğü ile tabiri caizse tam bir düzen bozucudur.

Dünyaya bir bakın. Açgözlü, kanaatsiz, bencil, dünya üzerindeki her şeyin sadece kendi hakkı olduğunu düşünen, tam anlamıyla ahlaksız insan müsveddeleri başka ülkelerin üzerine toplarıyla tanklarıyla kâbus gibi çökmüyorlar mı? Ya da emperyalist manevralarla kanlarını emmiyorlar mı? Laboratuvarlarda üretilen hastalıklarla yok edilen nesillerin sayısı bilinmiyor. Tükenen/tükenmekte olan hayvan türlerinin, tabiatın dengesini sarsacak kadar şiddetli çevre kirliliklerinin ve benzerlerinin müsebbibi yine insan değil mi?

Bu da bize ayetlerde neden “her şeyde ölçü” denildiğini gösterir. Evrenin işleyişi için mikrodan makroya hakim olan matematiksel düzenin yanında, sosyal alanda, hukuki alanda da bir düzen var ve tüm bu düzen içindeki her şeyi çok etkileyen bir de ahlaki düzen var.

Evet. Yokluğu karmaşaya, kana, gözyaşına, mutsuzluğa sebep olan ahlaki nizam o kadar önemli ki tevhit inancının en önemli temsilcileri olan peygamberlerin ahlaki vasıfları hep en üst seviyede olmuştur. Ki hepimiz biliyoruz evrensel rol model olan son peygamberin ahlakı, düşmanlarının nezdinde dahi sağlam ve güvenilir idi.

Eğer güzel ahlakta bir altın orandan bahsedilecek olsa o Efendimiz’in ahlakı olurdu. Allah Teâlâ Kalem suresi 4. ayette Efendimiz’e hitaben “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” buyurur. Öyle yüce bir ahlak ki merkezinde Allah rızası var ve tüm zamanlara “insani ahlaki duruş” ölçüleri ondan yansıyor. İnsanın ne kendisiyle olan hukukuna ne de muhatap olduğu canlı-cansız varlıkların hukukuna zarar veren, had bilen, daima gelişimde olan, ölçülü ahlak.

Aynı zamanda Efendimiz’in (sav) “Mizana konan ameller arasında güzel ahlaktan daha ağır gelecek hiçbir şey yoktur. İnsan güzel ahlakı sayesinde, oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.” (Tirmizi, Birr 62) hadisi bizi, ahlakın ibadet şuuru ile yaşanması gerektiği noktasına çıkarır.

Ama bu bilinci yakalamak ve fiillerimizi bu minvalde düzenlemek de o kadar kolay değil. Kolay olmadığı için Kur’ân ve Sünnetteki zahiri hedefler tamam olunca Müslümanlık tamam olmuştur yanılgısını, şuursuzluğunu birçoğumuz yaşıyoruz. Ya da böylesi işimize geliyor. İlmen kendini yetiştirmiş, âbid kişilerin dahi aynı yanılgı içinde olduklarını da görüyoruz. Efendimiz’in zirve ahlakını bize yansıtabilecek, ahlaki problemlerimizi nasıl çözümleyebileceğimizi bize açık, net bir şekilde gösterebilecek insan sayısı ise çok az.

Efendimiz’in ahlakının güzelliğini anlatan birçok insan, birçok kitap, yayın var. Hadislerinden misaller getiriliyor merhametin, cömertliğin, tevazuun, hayânın… Nasıl olması gerektiğine dair ölçülerden bahsediliyor. Bunları dinleyip okuyup kendisindeki ahlaki eksikliklerin farkına varan Müslüman, hedefine hadislerdeki ahlakı koysa da dediğimiz gibi, gerek O’nun ahlakını yansıtan zâtların azlığı, gerekse ahlaksızlığın temelinde yatan nedenleri bilmeden çözüme odaklanmak mücadeleyi başlamadan sonlandırıyor.

Güzel ahlakı; Allah’a, Peygamber’e ve insanlara duyulan sevgi ile temellendiren büyüğümüz Şenel İlhan’ın muhtelif zamanlarda yayınlanmış güzel ahlakla ilgili orijinal tespitlerinden sadece bazılarını, çıkmazlarımıza ışık tutması için bir araya getirdik. Allah bizlere amel etmeyi nasip etsin inşallah.

GÜZEL AHLAKIN ÖLÇÜSÜ

“Güzel ahlaklı insanın vasıfları bellidir. Bilgimize, hitabetimize, konuşmamızdaki güzelliğe, namazlarımıza, oruçlarımıza, gece ibadetlerimize, zikirlerimize bakarak kimse bize güzel ahlaklı insan sıfatını yakıştıramaz. Sosyal hayatın içinde sevgi, şefkat, merhamet, cömertlik, fedakârlık, sencillik, sabır, bağışlama… Yerine göre de kötülükleri önlemedeki azim, kararlılık, cesaret, yiğitlik… gibi her türlü eylemler ile kim diğer insanlar arasında güzel bir fark ortaya koyabiliyorsa o kişi güzel ahlaklı kişidir. Bunun başka ölçüsü yok.

Ben iyi bir insanım kimseye zararım yok, aslında çok cömert ve merhametli birisiyim diye kendimize hüsnü zan yapabiliriz. Bunlar doğru da olabilir ama sadece kendi içimizde duran cömertliğin, yiğitliğin ne bize ne de kimseye faydası olur. İçimizde var olduğuna inandığımız güzellikleri ortaya koyarak ancak bu amellerin mükâfatına kavuşabiliriz. Bu gerçeği bilmemiz gerekir.

KİBİR VE TEVAZU

Kibirle mücadele için önce kibrin tanım ve tespitini doğru yapmak gerekir. Birçok tasavvuf ve ahlak kitabına geçmiş kibirle mücadele tavsiyeleri var. Mesela deniyor ki: “Kibirle mücadele eden insan kendini herkesten ve her şeyden daha aşağıda görecek.” Bu çözüm ve yaklaşım şekli eksiktir ve başka marazlara sebebiyet verecek bir yaklaşım tarzıdır. Niçin eksik? Şundan ki: İnsan kendini en aşağı bilecek, deniyor. Peki, ben zenginsem kendimi nasıl fakir göreceğim? Ben uzun boyluysam kendimi nasıl kısa boylu göreceğim? Güçlüysem nasıl zayıf göreceğim? Bu sözle kastedilen kendini değil de nefsini en aşağı bilmek ise bu yaklaşım ve tavsiye tevil götürür. Ama böyle denilmesi bile bence doğru değil. Ben bu konuda Efendimiz(sav)’i örnek aldım. O’nun tevazuunu inceledim. Şöyle ki: O (sav) kendini zaman zaman ashabın içinde methetmiştir: “En hayırlı ailedenim ve şahıs olarak da en hayırlısıyım.” (Tirmizi) “Geçmişlerin ve geleceklerin en değerlisiyim, bunu övünmek için söylemiyorum.” (Tirmizi)

Bu hadislerden çıkarılabilecek netice şudur: İnsan kendini en aşağı görmeden yani kendinde olan üstünlüklerin farkında olarak, yerine göre bunları dile getirerek de tevazu olabilir. Bunu başarmak ve anlamak Efendimiz’in (sav) yaklaşımı ile kibre bakmaktır. Ve dolayısı ile en doğru ve yan tesiri olmayan bakış açısıyla bir mücadele şeklini tercih etmek demektir. Yani insan kendini birilerinden daha akıllı, âlim, daha ahlaklı bilerek de tevazu olabilir. Zillete düşmeden en gerçekçi tevazu anlayışı ve yaklaşımı böyle olur.

Tevazu, insanın kendini en aşağı veya nefsini en aşağı bir varlık bilmesi veya görmesi değildir. Kendinde mevcut olan gücün, kuvvetin, zenginliğin, soyun, her neyse bütün üstünlüklerin, hakkı kabul etmesine engel olmaması, bunlarla başkalarını aşağılamaması, hor hakir ve küçük görmemesidir. Kendini herkesten küçük görmek değil, büyüklüğünü başkalarına dayatmamak, bununla böbürlenip kibirlenmemektir.

BENCİLLİK, MERHAMET

Bütün manevi kalp marazlarının ve kötü huyların temelinde iki önemli hastalık yatar; bencillik ve sevgisizlik… Bencillik aslında insanın doğuştan getirdiği bir özellik olup, kendine ait olan güzel değerlerin farkında olma ve onları sevme, benimseme, kabullenme anlamına gelen güzel bir değerdir. Bütün insanlar bu anlamda bencildir. Bencil kişi önce kendi menfaatini, sonra çoluk çocuğunun, sonra akrabalarının sonra arkadaşlarının menfaatini düşünür. Ama her faydalı şeyin aşırısının zararı ve yan tesirleri olabilir. Yemek iyidir ama aşırısı obezitedir, hastalık sebebi olur. İşte yine menfaatimiz için bencilliğin zararlı kısmıyla mücadele etmemiz gerekir.

Bencil insan, çevresini algılayamadığı için en yakınları için bile empati yapamaz, bu bir özür halidir aslında. Yaratılışından dolayı bu hali ona başlangıçta günah olarak sayılmaz. Bu özür hali ne zaman günaha dönüşür, işte bu kısmı önemlidir. Çevresindeki varlıkları nasıl algılayacak, bunun için neler yapması gerekir? İslam dini bu sorunlar için pratik çözümler ve uygulamalar getirmiştir aslında. Oruç bu ibadetlerden biridir. Oruç tutarsan açları anlar, onlarla duygudaşlık yapar, onların yaşadığı acıları içinde hissedersin. İşte bu hissiyatla beraber senin sınavın başlar. Aç olanı ve yaşadıklarını anlayınca acıman devreye girecektir. Zira acıma hissi fıtridir, her insanda vardır. Acıma merhametten farklı bir duygudur. Acıma ile irade de devreye girip bu acıma ilgi ve iyiliği devreye sokarsa oruçtan beklenen maksat hâsıl olmuş demektir. Sevgisiz insanlar açın halinden anlarlar ama “Ben açım o da aç, bırak ölsün ne yapalım.” diyebilirler. İşte sorumluluk ve akabinde günah bu noktada başlar. Bu durumda keşke algılamasaydı daha iyiydi, yani burası imtihanın başladığı noktadır. Aç olanı anladın, gördün, görmez gibi yapamazsın, yaparsan imtihanı kaybedersin. Yani algıladıktan sonra acıma ile beraber sevgi, sevginin itmesinden ilgi ve iyilik devreye girmeli. Bunun sonucunda da o kişilerde en önemli haslet olan merhamet oluşur, merhamet devreye girer. İşte merhametle acımanın ayrımı buradadır.

Merhametin kimyasını ifade etmek gerekirse şöyle yazılır: Acıma + sevgi + ilgi, emek = merhamet.

SABIR

Sabır; nefsi bağlamak, akıl ile duyguları kontrol altında tutmak, duygular devreye girince aklın kontrolü kaybetmemesi demek… Eğer anlayabilirse bu tarif ateiste de yetecek bir ders içerir. Çünkü insanların hayatında duygulara aklıyla hâkim olabilmek çok önemlidir. Ve bu anlamda sabır herkese lazım bir ahlaktır. Eğer Müslüman isen bu tarifin içine aklın yanına dinin emirlerini de eklersin. O zaman sabır; duyguların her türlüsüne karşı sabretmek, akla ve İslam’a göre yaşamak demek olur.

Sabretmek aktif bir süreçtir. Sabır mazoşistlik değil, haktan yana tavır koymaktır. “Allahım, bunu sen istedin, ben de senin istediğini istiyorum!” demektir. İnsana isabet eden bir eza, bir cefa, bir bela ve hastalığa şikâyet etmeden katlanmanın yanında, meşru daire içinde o sıkıntıları aşmak, onlardan kurtulmak için mücadele etmek de sabrın tanımı içindedir.

Bir beldeyi düşman istila etse ve oradaki Müslümanlara her türlü işkenceyi, eza ve cefayı reva görse; bir taraftan düşmanın eza ve cefasına katlanırken bir taraftan da bu belanın savuşturulması için her türlü çareye başvurmak sabırdır. Yoksa sabretmek; zillete razı olmak, tecavüzlere katlanmak demek değildir. Böyle durumlardan razı olmamalı ve bunlarla mücadele etmelidir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması, yine çalışarak karşılayabileceği ihtiyaçlarını yalnız Allah’a havale etmesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir. Resulullah (sav) “Ya Rabbi! Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım.” (Buhari) diye dua etmiştir.