Afrika İle Buluşma / Tasam Başkanı Süleyman Şensoy
Çalışmanızdan bahseder misiniz, yakın zamanda bir ziyaretiniz oldu. Sizce Afrika neden önemli?
TASAM, Türkiye’nin çok boyutlu dış politika anlayışı içerisinde dokuz farklı dış politika alanında küresel ölçekte etkin olmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanlığımız nerede varsa TASAM da orada bir katkı sunmaya çalışıyor kendi alanında. Bunların içerisinde en önemsediğimiz çalışmalardan bir tanesi de Afrika çalışmaları. Bilindiği gibi Türkiye 2005 yılını “Afrika yılı” olarak ilan etmişti. O günden bugüne Dışişleri Bakanlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı, TİKA, bu alanda çalışan Türk iş adamları kuruluşları, üniversiteler, Afrika ile ilgili birbirini tamamlayacak şekilde birçok faaliyette bulundular.Biz de yedi yıldır uluslararası Türk-Afrika kongrelerini yapıyoruz. Yine Afrikalı sivil toplum kuruluşlarıyla kurduğumuz sivil toplum kuruluşları platformunun toplantıları ve önemli Afrika ülkeleriyle karşılıklı yuvarlak masa toplantıları yapıyoruz.
7. Uluslararası Türk-Afrika Kongresi, bu yıl ilk defa Türkiye dışında yapıldı ve Sudan Hartum’da gerçekleştirildi. Sudan Uluslararası İşbirliği Bakanlığı ile işbirliği içerisinde oldu. Birçok Afrika ülkesinden katılımcılar vardı.Aynı zamanda da Türkiye-Sudan yuvarlak masa toplantısının da ilki yapıldı. Sudan tarafı çok büyük bir ilgi gösterdi, hem heyete hem bize çok büyük bir misafirperverlik gösterdi. Dolayısıyla uluslararası Türk-Afrika kongrelerinin 7. sinin Sudan’da yapılması amacına ulaştı ve büyük bir başarı ile tamamlandı.
Afrika’da faaliyette bulunmakta ülke olarak geç kalındı diyebilir miyiz? Bugün bu faaliyetler hangi seviyeye geldi?
Türkiye’nin Orta Afrika’ya kadar uzanan 400 yıllık bir yönetim geçmişi var. Ama 20. yüzyılın başı itibariyle ve I. Dünya Savaşı itibariyle de ilişkiler büyük ölçüde kopmuş. Cumhuriyet döneminde daha çok Kuzey Afrika ile olması gerekenin çok altında bir ilişki var, dolayısıyla son yüz yılda Afrika ile bağların büyük ölçüde koptuğunu söyleyebiliriz. Türkiye’nin I. Dünya Savaşı sonunda içine düştüğü durum, sonrasında yaşadığı süreçler dikkate alındığında belki bu da tarihin akışı açısından normal ve hiçbir şey için de geç değil. Özellikle 2005 yılında hızlandırılan süreç ile altı yedi yılda çok önemli mesafeler katedildi. Türkiye ile Afrika arasındaki ticaret hacmi altı kat arttı. Düşünce kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler, iş adamları birçok alanda çok önemli çalışmalar yaptılar. Ama tabii elli beş ülke ve yaklaşık bir milyar nüfusa sahip ve çok büyük potansiyellerle beraber çok büyük sorunları da olan bir kıtayla yapılması gereken işleri düşündüğümüzde daha yapılması gereken olağanüstü büyük işler var. Tabi aradaki kopukluk birçok bilgi eksikliğini ve hafıza eksikliğini de bir araya getirdi.Dolayısıyla çok büyük bir kapasite inşaasına ihtiyacımız var. Hem devletin ilgili kurumlarının hem bu alanda faaliyet gösteren ve göstermek isteyen tüm sivil kuruluşların çok büyük bir kapasite gelişimine ihtiyaçları var. Sivil toplum kuruluşlarımız insanî kalkınma anlamında birçok yardımlar yapıyorlar.Bunları daha çok proje ve program temelli yardımlara yönlendirmeleri gerekiyor, bir zihniyet değişikliğine gitmeleri gerekiyor. Buna benzer birçok parametrede, çalışan aktörlerin çok daha güçlü, çok daha büyük bir kapasite inşa etmiş olarak çalışması gerekiyor. Çünkü Afrika, önümüzdeki yüzyıl açısından çok stratejik bir kıta olacak. Asya’daki kalkınma hızının belli bir doyuma ulaşmasıyla bu Afrika’ya geçecek. Afrika’da hem ekonomik hem sosyal hem kültürel birçok parametrede Türkiye için çok büyük potansiyel var. Tabi Afrika’ya karşı Türkiye’nin ahlakî yükümlülükleri de var, tarihten bu tarafa sürdürdüğü… Türkiye’nin Afrika’da herhangi bir sömürge geçmişi olmaması da Afrika’da Türkiye’nin kredisinin zirvede olmasını sağlıyor. Bir başka batılı ülkenin on birim enerji ile ulaşacağı sonuca biz bir birim enerji ile ulaşıyoruz, bu da çok somut bir gerçek. Ama güçlü, bilinçli, zihinsel alt yapısı iyi oluşturulmuş güçlü kapasite inşaasına ihtiyacımız var. Eğer bunu başarabilirsek önümüzdeki on yıl içerisinde Türkiye, Afrika’daki ilk üç oyuncudan birisi olabilir. Şu anda beşinci altıncı sıralarda... Tabi çok kutuplu dünya sistemine paralel olarak da Afrika’da çok boyutlu bir mücadele var. Daha önceden sadece İngiltere ve Fransa kıta içerisinde etkindi, Amerika da belli makro konularda, güvenlik odaklı konularda etkindi. Fakat 2002’lerden sonraki süreçte şimdi Afrika’da geleneksel güçlere ilave olarak Çin var, Hindistan var, Güney Kore var, Japonya var, Türkiye var… Dolayısıyla Afrika’da da çok boyutlu ve çok kutuplu bir mücadele var. Türkiye’nin de bu anlamda kiminle rekabet ettiğini iyi tahlil ederek, bu anlamda doğru yaklaşımlar, doğru stratejiler tespit ederek yapabileceği ve yapması gereken çok iş var.
Kuzey Afrika’da Tunus’ta başlayan ve Libya’da devam eden bir süreç var; Mısır’da, şimdi Suriye’de… Bu, oradaki Müslümanların sömürgeden kurtuluş mücadelesi mi, diktatörlerden, Batı’nın oyunlarından kendilerini toparlamak için yapılan bir hareket mi, yoksa Batılıların tezgâhı mı var işin içerisinde…Sizin gözlemleriniz nelerdir?
Tabi sadece siyah ya da sadece beyaz değil. Yani bir ülkede sorunlar olmasa, fakirlik olmasa, diktatörlük olmasa, Batılılar da bunu suistimal edemezler. Elbette o ülkelerde demokratik rejim eksikliği, aşırı otoriter rejimlerin yol açtığı sorunlar, ekonomik, sosyal, siyasi sorunlar zirveye çıkmıştı. Fakat önemli olan bu ortaya çıkan psikolojiyi kimin nasıl yönlendirmeye çalıştığı… Batılı ülkelerin burada üç temel amacı olduğunu düşünüyoruz: Bir tanesi Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’yı içine alan bir yeni liberal ekonomik kuşak. Çünkü bu ülkelerde uluslararası sisteme açılmamış çok büyük kaynaklar var. Ve Batılı ekonomilerin durumu çok sıkışık durumda, bildiğiniz gibi kriz gittikçe derinleşiyor.Bunun daha önceki pratikteki tekrarı hep savaşla olmuş. Fakat dünyada teknolojinin, iletişimin geldiği noktada daha çok yumuşak güçlerin ön planda olduğu bir yaklaşım ve farklı parametrelerin denendiği bir süreç var. Dolayısıyla Batılı ülkeler açısından birinci amaç bir liberal ekonomik kuşak oluşturarak bu ülkelerin pazarlarını ve kaynaklarını kendilerine bütünleştirmek. İkincisi; bu liberal ekonomik kuşağa bağlı olarak yeni bir güvenlik kuşağı oluşturmak. Özellikle Kuzey Afrika’daki bazı ülkelerin NATO üyeliği önümüzdeki dönemde tartışılabilir. Üçüncü olarak da; liberal ekonomik kuşak ve güvenlik kuşağının toplamında Rusya ve Çin’i yalnızlaştırmak.Çünkü Çin’in ekonomide geldiği nokta Batılı ülkeler açısından çok tehlikeli boyutlara vardı ve önümüzdeki beş on yıl içinde Batılı ülkelerdeki üretim hatlarının çok büyük bir kısmının kapanmasına ve istihdamın büyük ölçüde yok olmasına neden olabilecek bir düzeye geldi. Batılı ülkeler açısından bu üç temel amaç ihtiva ediyor. Tabi Türkiye’nin buradaki rolü de Batılı ülkelerin Truva Atı olmak değil, bu ülkelerin bu süreçleri sağlıklı bir şekilde, bir kaosa, iç savaşa, uzun süreli acılı dönemlere yol açmadan atlatmalarına yardımcı olmak; devlet tecrübesiyle, tarih tecrübesiyle, var olan bütün kapasite inşaasıyla bu ülkelerin bu süreci acısız atlatmalarına yardımcı olmak. Türkiye’nin buradaki misyonu bu.
Batılılar burada o kadar sinsi ve siyasi davranıyorlar ki bir oluşum gördükleri zaman kendilerinin yapmış olması da önemli değil; hemen orada bir plan bir program yapabiliyorlar. Orada da Batı yanlısı olanlar olduğu gibi Türkiye yanlıları da var, bu daha fazla duygusal boyutta. Türkiye’ye karşı bir öfke var mı?
Türkiye’ye karşı bir öfkeye ben rastlamadım, görmedim. Ama şu olabilir; devrimler çok kötü tecrübelerle sonuçlanır, hayat şartları çok daha kötüye gider, daha olağanüstü sonuçlar ortaya çıkarsa geçmişe oranla, orada bir miktar kızgınlık da Türkiye’ye karşı olabilir. Onun için burada Türkiye’nin çok iyi, çok güçlü, çok yerinde mesajlar vermesi gerekiyor. Uluslararası rekabet var ve Batılı ülkeler matematik zekânın temsilcisidir, duygusal zekâ onlarda çok azdır hatta çoğu zaman yoktur. Bu anlamda bazı şeyleri normal kabul edip ona göre mücadele etmemiz gerekiyor.
Şu anda geldiğimiz noktayı olumlu buluyor musunuz?
Çok olumlu bulmuyorum. Çünkü sosyolojik olarak çok kötü bir dönemde alınmış çok büyük riskler var. Bunların iyi yönetilmesi gerekiyor. Çünkü bu ülkelerin hepsinin olağanüstü birikmiş sorunları var, belki on yıllar içerisinde çözülebilecek… Dolayısıyla çok büyük, zor bir işe bilerek veya bilmeyerek talip oldular, bu anlamda işlerinin çok zor olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin de bu bakış açısı içerisinde üzerine düşen görevin çok fazla olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin yapması gereken işler konusunda sorumluluklarının farkında olmasını diliyorum
Çok teşekkürler…
Ben teşekkür ediyorum…
